Yedi Cevapta Çeçenya ve Kafkasya (3)

SORU:  Malum, birinci Çeçen savaşında Çeçenler başarılı bir mücadele verdi. Bunda Rusya’nın organize olamayışı ve tabi Dudayev gibi bir liderin etkisi de ama ne olursa olsun verilen mücadele takdire şayandı. Akabinde Dudayev’in ölümüyle beraber ortaya çıkan ve gittikçe zemin kazanan Selefi ve Vahhabi düşüncesinin bu mücadeleyi zehirlediğini düşünüyor musunuz? Malum Aslan Mashadov bu grupların üzerinde kontrol sağlayamamış ve daha sonra Gudermes’te istenmeyen olaylar patlak vermişti. Basayev ve Hattab’ın Dağıstan’a yaptığı harekât akabinde ikinci savaşın yaşanmasına neden olmuştu. Siz bu grupların Çeçen mücadelesini zehirleyip, Çeçen imajını sarstığını düşünüyor musunuz?

CEVAP: Rusya’nın organize olamayışı derken, ne anlamda organize olamadı? Rusya, SSCB sonrası bir devlet yapılanması sorunuyla karşı karşıya kaldı derseniz bunu anlarım ama askeri açıdan bir organizasyon sorunu yaşadığını söylüyorsanız ben bu görüşünüze katılmıyorum. Yani Rusya’nın işgal edip yayıldığı coğrafyanın büyüklüğü Moskova açısından her zaman bir yönetim ve hâkimiyet sorunuydu muhakkak. Ama Çeçenya’ya müdahale için yıllarca beklemesini gerektirecek bir “askeri organizasyon sorunu” olduğunu sanmıyorum.

Bu noktada bence Rusya’nın organizasyon sorunundan çok, İçkerya’nın bağımsızlık kararının zamanlaması ve Çeçenlerin “ulusal programının” halkı toparlayıcı tesirleri belirleyici oldu. Bildiğiniz gibi İçkerya Cumhuriyeti, bir önceki gün (zorunlu olarak) bağlı oldukları Sovyetler Birliği Devleti’nin yürürlüğe koyduğu yasalar paralelinde, Milli Meclis’in bağımsızlık kararıyla istiklal ilan etti. Sovyetler Birliği, birliğin içerisindeki muhtar cumhuriyetler dâhil tüm halkların kendi kaderlerini belirlemesine hak tanıyarak dağıldı. Yani gerek yasal şartlar ve gerekse diğer şartlar Çeçenler için uygundu ve hızla bu şartları değerlendirdiler. Ama evet Cahar Dudayev’in liderliğine yaptığınız vurguda çok haklısınız.

Dudayev, her şeyden önce devlet ve millet kavramlarını derinliğine ve genişliğine bilen bir liderdi. “E bu kavramları herkes biliyor zaten” denilebilir. Evet, herkes bilir zaten; ama hayır, herkes aynı derinlik ve genişlikte bilemez. Bunlara sonra girelim; dedim ya sorularınıza uzatmadan cevap verebilmek için bunları kısa kısa geçiyorum.

Şimdi şöyle birkaç hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. Cahar Dudayev’de ilk göze çarpan şey, liderliğin ötesinde, kurucu lider özellikleridir. Diğerlerinden farkı budur. Hatta “sözüne güvenilmez sarhoş köpek” dediği Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’den farkı da buydu; Bosna ve Kıbrıs meselelerinde defalarca kapısını çalıp, geleceğe dair bir ışık göremediği için sonunda “ben de seni bir devlet adamı sanıyordum” dediği Süleyman Demirel’den farkı da buydu. Onlar ve benzerleri kurulu düzenlerin politikacıları, o ise bir kurucu liderdi.

Dudayev, sadece Çeçenler adına bağımsızlık bildirisi okuyup, sonra da “ya tutarsa” diyerek, ordusuyla sonunu görmediği bir maceraya atılmadı. Hatta Dudayev, Rusya’yla savaşmak bile istemedi.  İçkerya’yı, iki kardeş ülke Azerbaycan ve Türkiye üzerinden dünyaya açmaya çalıştı. Dünyanın diğer ülkeleriyle ilişkiler kurmaya, savaşmaktan daha çok önem verdi. Bununla birlikte, ülke içerisinde ve Kuzey Kafkasya genelinde, geniş çapta milli birlik oluşturacak fikirler ve politikalar üretti ve girişimlerde bulundu. Ve bu anlamda daha başka birçok şey yaptı.

Maalesef Türkiye’deki bir maceramdan dolayı cephede olamadım ama bulunduğum tutukluluk şartlarında elimden geleni yaparken, kendisini çok iyi gözlemlediğime inanıyorum ve onun bir özelliğinden daha bahsedeyim. Milleti adına her fırsatı değerlendirmekten geri durmayan faydacı hamleler (ilkesiz pragmatist dediğimiz çete lideri davranışından bahsetmiyorum) görebileceğiniz gibi, milletin faydasına olmadığına kanaat getirdiği her tür unsura, hadiseye ve oluşuma da, ne kadar milli(!) görünüşte olursa olsun, tereddütsüz üzerine çizgiyi çekecek kadar irade gücü olan bir liderdi Dudayev. Bunlar, kurucu liderlerde görülen vasıflardır. Örneğin, Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu ve öz kardeşlerimiz İnguşların(Yeltsin kontrolündeki yönetici kadrosu) üzerine tabiri caizse çektiği çizikler gibi.

Biliyorsunuz, aynı dönem Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu oluşumuna destek veren Çerkes, Çeçen, Abhaz ve diğer kardeş halklar, oluşturdukları konfederasyon ordusuyla Abhazya’yı çok kısa sürede Gürcistan işgalinden kurtarmıştı ve Kuzey Kafkasya’ya gelecek vaat eden bir yapılanmaydı. Ancak, Çeçenistan’ın Rus saldırına uğramasıyla birlikte konfederasyonun başını çeken Musa Şenıbe gibi isimlerin Rusya’yla çatışmaktan kaçınması neticesinde Dudayev, konfederasyon yönetimini çok sert eleştirip, onları sözlerinde durmamakla suçlamıştı. Bakın, birçok kültürde olduğu gibi Kuzey Kafkasya’da da sözünde durmamak çok büyük ayıptır; yanlış bir siyasi manevradan bile büyük bir ayıptır. Birinde yanlış yapmışsınızdır, diğerinde aldatmışsınızdır. Anlatabiliyor muyum bilmiyorum ama şu sözleriyle ifade etmişti bunu Dudayev ve Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu oluşumunun üzerine böylece çizgiyi çekmişti: “Musa Şenıbe, diğer Kafkas cumhuriyetlerinin liderlerinin ağzıyla konuşuyor ama bu cumhuriyetlerin halklarının onlar gibi düşündüğünü sanmıyorum.”

Tam savaş zamanı Çeçenlerden ayrılarak Rusya’ya bağlanan İnguş yönetimine seslenişi gibi. Biliyorsunuz, İnguşlar aslında Çeçenlerin ana gövdesini oluşturduğu Vaynakh toplumundan başka bir millet değildir. Çeçenler ve İnguşlar, Türkiye’deki atıyorum Ege’nin efeleriyle Torosların Yörükleri gibi, bir bütünün parçalarıdır. Ama İnguşların o dönem liderliğine soyunan Ruslan Auşev isimli bir yerel elebaşı, Yeltsin’nin açık desteğini alarak ve Çeçenlerden toprak talep ederek, sözde temsil ettiği İnguşları Çeçenlerden kopardı ayırdı. Aslında bu bir plandı ve Kremlin’de, Çeçenlerin İnguşlarla çatışarak içeriden parçalanması ve Rusya’ya yem olması öngörülmüştü ama Dudayev bu tuzağa düşmedi. Hem kardeş kanı dökmedi, hem de İnguşların yönetim sorununu ileri bir tarihte “çözülmek” üzere rafa kaldırdı. Ama şu sözü söyleyerek: “İnguşlar akıllarını başlarına almalıdırlar. Bizim kimseye hediye edecek toprak fazlalığımız yok…” İşin daha fena tarafı, bugün Ruslan Auşev, birçok İnguş ve hatta Çeçen tarafından kahraman olarak görülür ama gerçekte, çok açık söylüyorum Yeltsin’den direkt emir almış bir adamdır ve Çeçen direnişine, konfederasyon oluşumundan daha büyük darbe vurmuştur. Süreci doğru okuyan herkes bunu net bir şekilde görür. İnguşların ayrılmasından önce Çeçen-İnguş petrollerinin üretimi yanlış hatırlamıyorsam yılda toplam 60 milyon tondu. Ruslan Auşev daha savaş bile başlamadan bu geliri ikiye bölerek yarısını Rusya’ya bağladı. Şimdi daha net anlatabilmişimdir belki de.

Ve evet… Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu yönetiminin, birliğin hedeflerine, ruhuna ve kendi kendilerine ihanet ederek yok olmasının ardından Cahar Dudayev, Azerbaycan ve Gürcistan ile birlikte bir Kafkas Evi projesi üzerine kafa yorar. Maksat, Azerbaycan ve Gürcistan ile birlikte Türkiye’yle iyi ilişkiler kurarak mücadeleyi yaymaktır. Ama Gürcistan liderine de güvenmemektedir. Hatta aktaran muteber kaynaklara göre, İskender Hamidov ve Gürcistan lideriyle aynı odada otururken İskender Hamidov’a hitaben ve Gürcü liderin yüzüne karşı “bu şimdi bu odadan çıkınca bütün dediklerini unutacak” diyerek güler. Öyle de olur.

Dahası var.

1992’de silahlı bir darbeyle devrilen Gürcü lider Zviad Gamsakhurdia’yı Grozni’de saklar. Ve bir süre sonra, Kafkas ve Kafkas ötesi cumhuriyetlerin Rusya Federasyonu’ndan ayrılması ve alternatif bir cumhuriyetler birliği kurulabilmesini üzerine kafa yorar ve girişimlerde bulunur. Gamsakhurdia ile birlikte bu konu hakkında açıklamalar da yapar. Açıklaması “Kafkas ve Kafkas Ötesi Askeri Güç Birliği” başlığı altındadır. Hiçbir fırsatı görmezden gelmez ve tüm enerjisini harcar.

Şimdi yılını tam hatırlayamıyorum ama ileride eklerim; Dudayev, Karaçay Türklerinin bir kongresinde konuşma yapıp, “Dağlılar! Uzun süredir gözlediğimiz özgürlüğün zamanı geldi!” diye de seslenmiştir ve Karaçaylara her türlü desteğe hazır olduklarının teminatını vermiştir. Ama tıpkı konfederasyon gibi Karaçay halk kongresi de isteksiz davranmıştır. Çünkü Karaçaylar da yönetim sorunu yaşamaktadır.

Suudi Arabistan ve Kuveyt’i devlet başkanları seviyesinde ziyaret etmiştir. Ki bu ziyaretler Kuveyt Emiri Cabir el Sabah ile Arabistan Kralı Fahd’ın kendi talepleri üzerine gerçekleşmiştir. Dudayev bu sözde Müslüman ülkelerin davetlerine çok ümitler besleyerek icabet etmiş ama ihtişamlı karşılamaların ardından bu iki Müslüman ülkenin liderleri Dudayev’e, “muhtemel” desteklerinin ABD ile görüşmeler sonucunda belli olabileceğini söylemişlerdir. Hatırlarsanız Dudayev basına da yansıyan bir konuşmasında “size hakkımızı helal etmeyeceğiz, siz cihadı desteklemediniz” demişti. Hah işte bu söz, bu hadiseden sonra söylenmiştir.

Bosna’da katliamlar yaşanırken, bir uçakla Bosna’ya gitmiş, ancak daha Bosna’ya ayak basar basmaz Fransız barış(!) gücü tarafından gözaltına alınmak istenmiştir. Ve daha trajik olan kısmı şu ki, serbest kalmasını sağlayan Müslüman devletlerin tepkisi değil, BM Genel Merkezi olmuştur. Tam burada bir gençlik hatıramı anlatayım. Bosna katliamlarının yaşandığı ve Dudayev’in Fransızlarca tutuklanma girişimi günlerinde, Karadenizli bir arkadaşımla tesadüfen Taksim’de Fransız Konsolosluğu önünden geçerken bir de baktık Fransız Halk Oyunları grubu, Taksim Meydanı kenarında oyun falan oynuyorlar. O zaman daha 18,19 yaşındayız. Bir de o zamanlar Türkiye’de Çeçen nedir, kimdir bilen yoktu. Neyse kafamda bir şimşek çaktı. Fransa’yı ve Dudayev meselesini gazetelere taşıyacak fırsat bu fırsattı. “Haydi koş” dedim. Arkadaşım önce anlamadı. Kalabalığa yaklaşınca Bosna ve Dudayev’le ilgili sloganlara başladık. Halk oyunları ekibi durdu. Bir sessizlik oldu. Herkes döndü bize bakıyor. Ben bir erkek Fransız görevli bekliyorum. Bir tartışma yaşansın da Dudayev’e yapılan ahlaksızlık haberlere konu olsun hesabı yapıyorum. Öyle bir şey olmadı, hiçbir Fransız erkek “hop” demedi. Ama baktım ileriden bizim sivil polisler hızla yaklaşıyorlar; biz de hızla Tarlabaşı’na doğru koşarak uzaklaştık. Hatırladıkça hala tebessüm ederim.  Müslüman devletler ise “Cahar Bosna’ya mı gitmiş?” bile demediler. Hatta belki biliyorsunuzdur, ben de zaman zaman unutulmasın diye söylerim; Bosna’da, Rusya ve batı destekli Sırplar Müslümanları katlederken, Cahar Dudayev, Süleyman Demirel ile irtibat kurar ve şöyle trajikomik bir diyalog gerçekleşir:

Dudayev: “Sayın Başkan, yetişmiş 20.000 askerim var. Siz büyük devletsiniz size sorun olur ama bizim için sorun olmaz. Yardım edin askerlerimi Bosna’ya indireyim. Kardeşlerimizin katledilmesini ben durdururum. Helikopterim yok…”

Demirel geveler: “Bu uluslar arası yasalara uygun olmaz…” Falan filan…

Dudayev sinirlenir: “Ben de seni bir devlet adamı sanırdım!”

Daha anlatayım mı?

Bir tane daha anlatayım. Dudayev Müslüman devletlerden ve komşulardan ümidini kesince ABD’li yetkililerle irtibat kurdu. İrtibatın amacı, Çeçen petrol yataklarının değerlendirilmesi ve bu paralelde İçkerya’nın ticaret yoluyla dünya tarafından dolaylı olarak tanınmasını ve devlet olarak meşruiyet kazanmasını sağlamaktı. ABD’li yetkililer Dudayev’e petrol yataklarının elli yıl boyunca işletilmesi karşılığında nakit 25 milyar USD teklif ettiler. Dudayev, 50 milyarda diretti ve pazarlıklar neticesinde bunu kabul ettirdi. Bu rakam genç Çeçen devleti için müthiş bir kaynaktı ama aslında daha önemlisi bu ilişki belki de savaşa aynı gün son verecekti. Hatta ülkeye döndükten sonra, Çeçenistan’da bir sohbetinde şaka yollu olarak ve Arap liderlerin(!) kaypak tutumlarını hatırlatırcasına küçümseyerek “yakında her Çeçen’in evinde altın musluklardan deve sütü akacak” deyip gülmüştür. Peki, sonra ne olduğunu biliyor musunuz? Dudayev’i maceraperestlikle ve halkı Rusya’ya yem etmekle suçlayan ve vatanseverliği kimseye bırakmayan ama aslında petrol baronları olan Salambek Hacıyev ve Doku Zavgayev, aynı Amerikalılara, aynı petrol kuyuları için ve aynı işletme süresi için 23 milyar USD teklif edip el sıkıştılar. Ha sonra bu iş olmuştur, olmamıştır, ayrı mesele. Bu iki kişinin Rusya’ya rağmen ABD’li birileriyle petrol işi yapması zaten imkânsız bunu biliyorum. Ama bu insanların pazarlıklarının petrol değil, Dudayev olduğunu ve ihanetin çapını anlatabiliyor muyum bilmiyorum. Para falan bir kenara, bunlar milli duruş sergileyip Rusya çıkarları adına Dudayev’in el sıkıştığı ilişkiyi kesmeselerdi, belki de savaş Rusya’ya rağmen bitiyordu ve asıl amaçları da para değil, buydu zaten.

Şimdi tüm bunları bir kâğıda yazın ve akıl ve mantığınızı başka bir olay için çalıştırın; Dudayev’in şehit edildiği şu meşhur Amerikan malı uydu telefonu nereden geldi, nereye gitti, kim organize etti siz bulun. Bu kadar şeyden sonra bunu çok kolayca yapabilmeniz lazım. Daha ne diyeyim?

Yani bu kısa kısa geçtiğim birkaç örnek bile Dudayev’in çapını ve birkaç yıllık devlet başkanlığı görevi süresine ne kadar çok iş sığdırdığını görebilmemize yeter de artar.

Ancak, her tarihe iz bırakmış adam gibi, Dudayev de zamanının ilerisinde yaşadığı için anlaşılmamış, uzak durulmuş, ürkütücü görülmüş ama her türlü olumsuz şart ve imkâna rağmen gelecek nesillere, yapılması gerekenlerin “nasıl ve niçinlerini” göstererek ebediyete yürüyüp gitmiştir. Biraz inceleyen, okuyan ve derdi olan insan bunları mutlaka görecektir. Ben buna eminim.

İşte sorunuzda bahsettiğiniz selefilik, vahhabilik vb. gibi sorunlar da Dudayev (ve Mashadov) için bu türden olumsuzluklardandı. Hatta şahsi görüşümü sorarsanız, bu akımları Rus işgalinden daha az zararlı, bölücü ve yıkıcı görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Adam bir Müslüman olarak orada bütün dünyaya rağmen sıfırdan bir devlet kurmaya uğraşıyor, yüzlerce devlet adamıyla ilişkiler geliştiriyor, planlar yapıyor, ölüyor, öldürüyor; seninki kenardan bir buçuk metre sakalıyla yanlaya yanlaya ortaya çıkıyor “din şöyle, iman böyle” falan diye başlıyor. Hani sokak ağzıyla “sever misin, sabaha mı bırakırsın?” derler ya, aynı böyle işte… İnsan, bu derece iğrençlikleri bazen ancak böyle sokak cümleleriyle ifade edebiliyor.  Şimdi sakal falan deyince de yanlış anlaşılmasın, konu sakal değil; konu adamların sadece sakaldan ibaret oluşu. Neyse.

Cahar Dudayev ve Çeçen Milli Ordusu’nun güçlü döneminde ortada ne vahhabi, ne selefi vardı. Bunların ilk ortaya çıkışı, Dudayev şehit edilip, yerine başkan yardımcısı olduğu için yasalar gereği Zelimhan Yandarbiyev geçtiğinde oldu. Yandarbiyev başkanlığa hazır değildi ve yasalar gereği bir anda başkan oldu. Bu geçiş döneminin boşluğunda da selefiler ve vahhabiler Çeçenya’ya üşüştü. İşte biliyorsunuz o dönem yaşananları. Sokaklarda makinalı tüfekle idam gerçekleştiren sözde şeriat mahkemelerinin cellâtları, fidye için adam kaçıran FSB kontrolündeki çeteler, falan filan. Bakın şimdinin gençleri bunları pek bilmez, buradan yani Türkiye’den Kafkas Çeçen Komitesi adına zaman zaman yardım götüren ve savaş boyunca birçok çeşitli çalışmalar yapan F. Özen ve H. Kutlu bile FSB destekli sözde Çeçen hainlerce kaçırılıp tam 8 ay rehin tutuldular. Hazır bahsetmişken, onları kurtaran Milli Çeçen Güçleri’nin başındaki isim olan Hünkarpaşa İsrapilov’u da rahmetle analım. Sadece bu da değil, o dönem insan kaçırmalar o kadar ileri gitti ki, dışarıdan Çeçenya’ya misafirliğe gitmek isteyenler bile bundan vazgeçiyorlardı. Çünkü çok vahşice öldürülen insanlar da oluyordu. Örneğin bir yabancı insani yardım kuruluşuna mensup İngilizler kaçırıldı ve kafaları kesildi. Gazeteciler, gözlemciler vb. başları kesilerek aynı şekilde öldürüldü. Bir avuç alçağın, Çeçenlere zarar verdiği böyle çok olay var da, şimdi yeri değil.

Vahhabi ve selefiler sorunu, aslında Rus derin güçlerinin kontrolünde ve küresel derinliği olan bir problemdi. Bu adamlar Çeçenya’ya gökten düşmediklerine göre, nasıl sızdıkları ve hangi koşullarda geliştikleri de bir sır olmasa gerek değil mi? Şunun yüzünden şöyle oldu, bunun yüzünden böyle oldu gibi teferruata girmeyeceğim. Bunlardan, daha ayrıntılı bir çalışmada belki bahsederim. Ama örneğin bazı kırılma noktalarından kısaca söz edersek belki sorunuza cevap olur.

Bakın Cahar Dudayev’in suikasta uğraması, Çeçenleri sadece cephede yenmek için planlanmadı. Dudayev, fikirleri, düşünceleri ve geliştirdiği politikalarla, bir bütün halinde Çeçen milletinin rotasını Rusya’dan ve dolayısıyla Doğu Avrupa – Slav kültüründen kurtarmış, ait olduğu medeniyete yelken açmasını sağlamıştı. Bunu açıkça söylüyordu üstelik saklamıyordu. Ne diyordu hatırlarsınız: “Şimdi gururla söylüyorum ki Çeçenler tarih boyunca Türklere (burada bir medeniyete mensubiyetten bahsediyor) bağlı kalmışlar ve hiçbir zaman ihanet etmemişlerdir…” Şimdi ben de size şunu sorayım, medeniyet coğrafyası çapında büyük düşünen ve düşünmekle kalmayıp bunun devletini inşa etmeye kalkan bir adamı Rusya öldürmeyip ne yapacaktı? Selefiler onu sevip ne yapacaklardı? ABD, İngiltere, şu, bu… Ne yapacaklardı Dudayev’le? Adam Çeçenistan’la başlayıp, bütün Kuzey Kafkasya’nın rotasını sadece Rus boyunduruğundan kurtarmakla kalmayacaktı; bağımsızlık ateşi yaktığı coğrafyayı yanına katıp, doğru yola yelken açarak, Kuzey Kafkasya’yı batı için de muhtemel manevra alanı olmaktan çıkaracaktı. Tehdidin ve düşmanın adını zihninizde koyar ve belirlerseniz, geriye gerekeni yapmak kalır; Rusya da bunu yaptı. Çeçenler önce vahhabi propagandasına konu oldu, sonra yalnızlaştırıldı ve sonra… Biliyorsunuz…

Ve böylece sonradan geleceklere de bir enkaz kaldı ki, bunlar arasındaki en talihsiz isim Aslan Mashadov’du. Allah rahmet eylesin. Çok büyük bir asker, çok sadık bir yoldaş, halkına son derece sevgi besleyen bir liderdi. Ama Dudayev’in şehadetiyle birlikte o kadar büyük sorunlarla karşı karşıya kaldı ki, bunun adı aslında talihsizlikten çok daha başka bir şeydi.

Aslında ona ilk siyasi sorun bırakan, anayasa gereği ikinci devlet başkanlığına atanarak gelen ve başkanlığa hiç hazır olmayan rahmetli Zelimhan Yandarbiyev’di. Dudayev’in şehit edilmesinin ardından yasalar gereği devlet başkanı olan Zelimhan Yandarbiyev, Rusya ile anlaşma yapılmasından sonra planlanan seçimlerde de aday olmuştu. O zamana kadar sadece yasal görevini yürüten Yandarbiyev, Çeçenler tarafından Aslan Mashadov’un seçimleri kazanacağı anlaşıldığında, baskılara direnemeyerek imzaladığı bir yasal değişiklikle, sözde şeriat mahkemelerinin kurulmasına izin vermiştir. Seçimi kaybetmesinin ardından da kısa süre sonra Katar’a gitmiştir. Bir süre sonra da arabasına konulan bir bombayla şehit edilmiştir. Yani Aslan Mashadov’un başındaki dert sadece Rusya değildir. Bir yandan adam kaçırmalar ve çeşitli suç şebekelerinin terörü yayılırken, bir yandan da selefi ve vahhabiler sokaklarda sözde şeriat mahkemeleri adına insanları öldürmeye başlamıştır. Bırakın dünyanın diğer ülkelerinin nasıl gördüğünü, sıradan bir Çeçen vatandaş bile yeni devletten maalesef ümidini kesmiştir.

Basayev ise kendisini çok sevmeme rağmen söylemek zorundayım ki, Rusya ile imzalanan anlaşmadan sonra birkaç ölümcül stratejik hata yaparak, kendine de kendi devletine de maalesef zarar vermiştir. Sebepleri şudur, budur; bunlar konumuz değil ama olan budur. Allah rahmet eylesin, benzeri zor görülecek askeri bir yetenekti ama belki de şartlar onu bu siyasi hatalara sürükledi. İlk hatası, seçimlerden ikinci çıktığında Aslan Mashadov’un ona başbakanlık teklif etmesinin ardından önce teklifi kabul etmesi ama çok kısa süre sonra ortadan kaybolup, Hattab’la birlikte Dağıstan sınırında ortaya çıkması olmuştur. Şimdi benim buna stratejik hataydı dememe, en yakınlarımdan da dâhil kızanlar olacaktır belki ama bana bunu sorduğunuz için ben doğru bildiğimi söylemekle mükellefim; ya susacağım ya da doğruyu söyleyeceğim. Doğruyu söylemeyi tercih ediyorum, çünkü bunları yarının mücadelesini yürütecek olan gençler bilmeli ve ders çıkarmalılar. Ben Basayev’e hain demiyorum; yanında olmak için hapishaneden firar planları yapacak, bir cümle haber uçurabilmek için aylarca ve onlarca güvenilir kişi arayıp bunlar üzerinden haberleşme kurmak için çırpınacak kadar uğraştığım bir adam için, stratejik hata yaptı diyorum. Hepsi bu. İsteyen istediği şeyi desin. Onlara cevabım olmayacak.

Bakın siz bir liderseniz, yaptığınız doğru işler gibi, hatalarınız da halkınızın geleceğini etkileyecektir. Bu konumdaysanız, sizin hayatınız artık sadece size ait değildir. Bu çerçevede Şamil Basayev’in Dağıstan operasyonu, mensubu olduğu devletin bir planı değildir ama mensup olduğu devletin bütün güvenilirliğini, planlarını, stratejik hesaplarını, ilişkilerini çok derinden zedelemiştir. Daha birkaç yıl önce, meşru bir devletin subayı olarak Rusya’yı dize getirdin mi? Getirdin. Karşına oturtup, devletinin tüm dünya tarafından tanınmasına kapı aralayan bir anlaşma imzalattın mı? İmzalattın. İyi, güzel Allah razı olsun da, anlaşmayı bozup Dağıstan’a neden girdin? Benim öz kardeşim olsa bile ben aynı şeyi söylerim; bu bir devlet adamı ciddiyetine sığmaz. Ondan sonra da kimse seni ciddiye almaz. Ki maalesef sonrasında yaşadıkları da bu yönde oldu. En sonunda ecel geldi ve kendisini bir konvoyda kendi adamlarından biri sattı ve şehit oldu. Ama yaptığı o birkaç ölümcül stratejik hata halkının sırtına yapıştı kaldı. “Güvenilmez Çeçenler, vahhabi Çeçenler, selefi Çeçenler” falan filan. Yani böyle söylüyorum ama inanın ki ne elim varıyor ne dilim, çok üzücü şeyler bunlar. Oysa Çeçen topraklarına şöyle biraz göz gezdirseniz, belki de dünyada seleflerin, vahhabilerin, mezhepsizlerin vb. yaşayabilecekleri son yerlerden biri olduğunu görebilirsiniz.

Sadece o değil, Salman Raduyev rahmetli de öyleydi. Aslan Mashadov (Yandarbiyev de olabilir) devlet başkanıyken, üzerine üniforma giyip “ben Cahar Dudayev’in askeriyim, Dudayev yaşıyor” diye ortaya çıkıp açıklamalar yaptı. Ne kadar gereksiz şeyler bunlar.

Ve evet Gudermes olayı. İşte Çeçen devletini kuran bahsettiğim bu bir dönemin güçlü adamları, sorumsuzca hareket edip devleti ve devlet başkanını zor durumda bırakınca, vahhabisi, selefisi, şusu, busu mantar gibi çoğaldılar. En sonunda Aslan Mashadov’a bağlı Çeçen güçleri bunları Gudermes’te kuşattılar. Yanlış hatırlamıyorsam 8-10 tanesini öldürdüler. Sonra benim o dönem duyduklarıma göre, araya girenlerin “gidecekler” garantisi vermesi üzerine çatışma sona erdi. Sonra da zaten bunları Dağıstan’da, şurada, burada falan gördük. Olay, kısaca böyle oldu.

En sonunda da bunları, Aslan Mashadov sonrasında devlet başkanlığını yürüten Abdulhalim Sadulayev’in şehit edilmelerinin ardından, Emirlik isimli bir çetede gördük. Önceleri Çeçen Milli Mücadelesi saflarında savaşan Supyan Abdullayev ve Dokko Umarov gibi isimler bile nasıl olduysa bu gruba dâhil oldular. Hatta Supyan Abdullayev bir süre sonra kameralar karşısına geçti ve “biz Çeçen topraklarının sınırları ve bayrağındaki kurt için savaşmıyoruz” diyerek, Çeçen İçkerya Cumhuriyeti’ni sözde lağvettiklerini açıkladı. Peşinden Akhmed Zakayev hakkında tutuklama kararı yayınladılar falan. Korkunç üzücü görüntülerdi bunlar.

Şimdi, bütün bunlar boşuna yaşanmadı ve başka başka şeylere sebep oldular değil mi? Örneğin sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde, sebep oldukları yalnızca bir şeyden bahsedeyim:

Bu ayrışmalar ve saçmalıklar yüzünden Çeçen halkının ümitleri ve hayalleri yıkıldı. Bağımsız bir devlet kurma heyecanları ve enerjileri tükendi. Dünyada yapayalnız kaldılar. Kendinizi şöyle hayal edin; evinizde eşinizle oturuyorsunuz, elektrik ve suyunuz yok, geliriniz yok, ekmek bulmanız bile mucize ve hepsinin üzerine, gece evinizin kapısını bir kamyon silahlı adamın kırıp ailenize zarar vermesi işten bile değil. En sonunda bunu yaşadılar. Ya Rus gelecek evinize girecek, ya selefi gelip hain diye saldıracak. Eşinize, çocuğunuza, ana veya babanıza ne yapacaklarını bilmiyorsunuz bile. Şimdi bu yazıyı okuyan en babayiğit adam çıksın ve “şöyle yaşarım” desin. Ha yaşarsınız. Nasıl yaşarsınız? Şöyle yaşarsınız: Eski geleneklerinize sarılırsınız. Klan bağlarınız yeniden canlanır. Devlet ve bağımsızlık gibi hayallerinizi istemeyerek bile olsa ertelersiniz. Acılarınızı sinenize gömer ve ailenizi yaşatmanın derdine düşersiniz. Ve sizi yaşatacak en kestirme yola doğru dönersiniz. Bugün Çeçenya’da yaşanan çıplak gerçeklik budur. Yani tıpkı Cahar Dudayev, Aslan Mashadov ve Şamil Basayev  gibi, Kadirov da yumurtadan bir gecede çıkmadı ve ertesi gün Moskova’ya “abi nedir bu savaş falan, gelin anlaşalım ya” demedi. Her şey kendi şartlarında gelişti ve gelişiyor. Şimdi bandı geriye doğru, ta 1996’ya kadar geri sararsanız, nelerin nelere sebep olduğunu apaçık görürsünüz. Tabi derdiniz gerçeği görmekse gerçekleri arar, görür ve tespit edersiniz; derdiniz başka bir şeyse, başka şeyleri aralardan çeker alır kullanırsınız. Bu sizin niyetinize bağlıdır.

Bunlar Çeçen imajını zedeledi mi? Pek sanmıyorum. Vahhabiler, selefiler, fidye çeteleri veya benzerleri dünyanın her tarafında varlar ve konuya biraz meraklı her insan bunların Çeçenya’ya nasıl sızdıklarını, nasıl geliştiklerini az çok bilir; bilmeyen de rahatlıkla tahmin edebilir. Ki Çeçenya’ya nasıl sızıp geliştiklerini de zaten birçok insan biliyor. Bilmeyenlere de İçkerya devlet geleneğinin son temsilcisi Akhmed Zakayev’in bu konuda yazdığı kitabı tavsiye ediyorum. Zakayev, bu gayrı milli unsurların Çeçenya’ya FSB kontrolünde sızdığını ve geliştiğini açık açık anlatıyor. Ama her şeye rağmen insanlar Çeçenler hakkında bu sebepler yüzünden olumsuz düşünüyorlarsa, Çeçenlerin bu yüzden üzüntü duyacaklarına emin olmanızı isterim. Çünkü bu akımlar Çeçenlerin imajından çok, Çeçenlerin milli birliğine zarar verdi.

Şamil İGDE

Devam edecek…

 

Yorum yaz

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *

Ebed Bizimdir - Kuzey Kafkasya bölgesi ağırlıklı olarak, Türk-İslam coğrafyasından özel haberler, yorumlar ve makaleler.