Hüseyin Nihal Atsız’a Bakış…

Mehmet ŞENTÜRK
Mehmet ŞENTÜRK
  • 05.08.2019
  • 230 kez okundu

Hüseyin Nihal Atsız 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Aslen Gümüşhanelidir. Türk Dili, Türk Edebiyatı ve Türk Tarihi gibi alanlarda kendisini yetiştirmiş münevverlerimizdendir. Türk tarihi kaynağından beslenerek romanlar ve aruz ve hece ölçülü şiirler kaleme almıştır. Pek bilinmeyen hususiyetiyle Süleymaniye Kütüphanesi’nde Osmanlı Türkçe’si el yazısı eserlerin tercümesinde ve günümüze ulaşmasında emeği büyüktür… Bu çerçevede bir örnek; Âşıkpaşazâde, 15. yüzyıl Osmanlı tarihçileri listesinde en önde gelen isimlerden biridir. Sultan II. Murad (1421-1451) ile Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) devrinde Balkanlara yapılan çok sayıda sefere derviş-gazi olarak katıldığı için pek çok tarihî hadisenin görgü şahididir. Bugün yaşadığı devrin referans eseri olan Aşıkpaşazade Tarihi, Hüseyin Nihal Atsız tarafından çevrilmiştir.

Atsız, 1944 Türkçülük-Turancılık davalarında yargılanmış ve akademik hayatına son verilmiştir.

Kısa biyografisinden sonra yazıyı yazma nedenimi şöyle izah edeyim: Dergimizin Genel Yayın Yönetmeni sayın Ali Osman Zor beyefendi ile oturuyorduk. Atsız’ın Yakarış(2) başlıklı şiirini okudum kendisine. Şiir üzerine konuştuk ve şiirden yola çıkarak bir yazı yazmamı istedi. Zira bugün, birileri tarafından Atsız, Arap düşmanlığı kisvesi altında doğrudan İslâm’a saldırıya alet ediliyor. Buradan yola çıkarak Atsız’ın şiirlerinden ve hayatından bazı örnekler vermek istiyorum.

Hüseyin Nihal Atsız’ın çıkardığı Orhun Dergisi, mevcut düzene boyun eğmediği 16 Temmuz 1934 tarihinde alınan Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatılır.

Meşhur “Z Vitamini” adlı romanını ilk olarak 1959 yılında Necip Fazıl’ın Büyük Doğu mecmuasında “SELİM PUSAT” imzası ile yayınlamıştır. Atsız, “Z Vitamini” romanında dalkavuklara tenkidi, diktatörlere de ihtilâli çerçevelemiştir. Misal Büyük Doğu Dergisi’nin yargılandığı davalarda Atsız da derginin yazarı olduğu için yargılanmıştır.

Merhum Ahmet Arvasi, Atsız’a Şaman Ocağı açma teklifi ile gelenlerin, Atsız tarafından “bu milletin dini İSLAM’dır!” diyerek kovulduğunu nakleder. Osman Yüksel Serdengeçti ise Atsız için, “Atsız gibi tok gözlü ve dürüst insan görmedim. İslâmcı değil ama İslâm ahlâkı var onda. Nice İslâmcı geçinenin derdi ise para” demiştir. Cemil Meriç ise “Necip Fazıl, Atsız ve Serdengeçti birer dava adamı idiler. Yaşıyorlardı ve bağırıyorlardı.” diyor.

Oysa bugünün “Türkçülük” iddiasında bulunanların bazıları Üstad Necip Fazıl’a “Türk Düşmanı”, İslâm’ı istismar eden bdin bezirganları da Atsız’a “Din düşmanı” diyerek hüküm vermekte beis görmüyorlar… Cezbeli Müslüman Fethi Gemuhluoğlu ile keskin Türk Nihal Atsız’ın dostlukları bugün birbirine düşmanca nazar eden gruplara ibret olmaz mı? Üstad Necip Fazıl’ın “davamızın sakası” dediği Gemuhluoğlu’nun, “bu cemiyet kendi yavrularını yiyen pis bir kediye döndü” tespitinin halâ geçerli olduğu kanaatindeyim.

Bu birbirinden farklı dünya görüşlerine sahip şahsiyetler konuşabiliyor, tartışabiliyor, hatta Büyük Doğu karargahında mevzilenip düzene beraber başkaldırı yapabiliyorlardı… Çünkü bu insanların vicdanlarında müşterek ıstırap saklıydı… Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Dil ve Anlayış” isimli eserinde “Artık eskisi gibi hiçbir şey tepki görmüyor, kanıksandı. Artık ıstırabı kalmadı” cümlesi, bugünü ve bugünün insanını ifâde etmekte…

Hayatından kesitler ve o kesitlere şahitler sunduğum Atsız’ın biraz şiirlerine bakalım.

Atsız’ın Türk Tarihi konulu şiirlerinde hasma verilen sıfat “kâfir”dir. Hasmın sembolü ise “haç”.

Yine Batılıların üçüncü Kosova’da
Topraklara sereriz, bir değil, birkaçını.
Çekilince kılıçlar yeniden Haçova’da
Paramparça ederiz Cermenliğin haçını.

Genç Fatih’in ordusu yine tekbir alınca
Söndürürüz kafirin Meryem Ana mumunu
Haritadan sileriz Tuna’ya at salınca
Ulah’ını, Sırb’ını, Bulgar’ını, Rum’unu. (Yakarış 2 adlı şiirden)

Irkınızı hiçe saydı Hazreti Fatih
Biraz daha yaşasaydı Hazreti Fatih
Ne Venedik kalacaktı ne Floransa…
Hoşgeldiniz diyecekti bize Fransa!
Haydi, hamle kafirindir… ilkönce sen gel
Ecel ile zaman bize olmadan engel!

(Faşist İtalyan lider Benito Mussolini’ye ithafen yazdığı Davetiye isimli şiirden)

İstanbul’un Fethini topluluk hâlinde kutlayan ilk Nihal Atsız ve arkadaşlarıdır. 1953 yılında Fethin 500. yılını kutlamışlardır.

Atsız’ın şiirlerinde ölüm teması daima şehâdet ve şuur olarak karşımıza çıkar.

Gam mı ceylan gözlüler bizlere yar olmasa?
Yeter ki kılıçlarla süngüler yar olmalı.
Rahat yatakta ölmek sanki değil mi tasa
Savaş ve er meydanı bize mezar olmalı. (Yakarış 1 adlı şiirinin sonu)

Bir gülüşten ne çıkar, ne çıkar ağlamaktan?
Kullar kancıklık eder, bela bulursun Hak’tan.
Gün olur ki bir yudum su ararsın bataktan,
Gün olur ki bir tutam tuz bulunmaz aşında.

Istırabı kanına kat da göz kırpmadan iç!
Varsın gülsün ardından, ne çıkar, bir iki piç…
Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç,
Bir şeyin olmayacak… Hatta mezar taşın da… (Türk Gençliğine adlı şiirinden)

Atsız’ın şiirlerinde Kahramanlık şuuruna misâl şiirler;

“Türk Tarihi” denilen kahramanlık şiirini
Yeniden yazmak için harcayacağın kandır.
Mısraları içinde en güzel ve derini
Batıda ”Niğbolu” , doğuda ”Çaldıran”dır.

Yarın Yavuz dirilip bize buyruk verince
Kızgın kum çöllerini yeni baştan aşarız.
Kanlarımız sebildir; akıtarak hepsini
Belirsiz mezarlarda anılmadan yaşarız…

Atsız son derece ahlâkçı ve mukaddesatçıdır. Doğu Cephesi gazisi Ahmet Turan’ı hakir gören ahlâksız kızlara “Topal Asker” isimli şiirinde seslenir. Önce kısa hikâyesini aktarayım.

Bir vapur seferi sırasında Ahmet Turan… Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır. Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan’ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan’a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteessir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul’a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz. Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey’in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir. Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan’ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

TOPAL ASKER ŞİİRİ

Ey saçları “alagorsan” kesik hanım kız!
Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
Bacağımla alay etme pek topal diye.
Bir sorsana o topallık bana nereden hediye ?

Sen Şişli’de dans ederken her gece gündüz,
Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
Siz salonda dans ederken bizler savaştık .

Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
Olan işler dimağını azıcık yorsun!
Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;

Biliyorum baldırını o kadar nazla
Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben

Neyim? Bir hiç… İşe güce yaramaz topal…
Sen sağlamsın, senin hakkın, dünyadan zevk al:
Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!

Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.

Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık.

Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
Gülme öyle bana bakıp pek arsız arsız
Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!

Sana karşı haykıranı, mecbursun dinle;
Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
Ben cephede geberirken, geride vatan
Aşkı ile bin belalı işe can atan.

Anam, babam, karım, kızım, eziliyorken
Dağlar kadar yük altında… gel, cevap ver, sen
Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!

Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
Sizin için harp ederken yedim kurşunu.

Onun için topal kaldı böyle bacağım,
Onun için tütmez oldu artık ocağım.
Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.

Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
Size şarap oldu sanki… Şehit canımız

Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz!..
Gerçi salonlarda senin “yıldız”dı adın,
Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!

Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
Omuzun da neden seni fuzuli çeksin?
………………………………………..
Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!..

1926
H. Nihal Atsız

Atsız 1905 doğumlu ve Osmanlıya yapılan Arap ihanetini görmüştür. İhanet etmeyen Arap aileler, Yemen Direnişçileri ve SENUSİ Tarikatı gibi namus ve haysiyetli Araplar da mevcuttur. Dedeleri o cephelerde şehit düşmüştür. Devrin şartları göz önüne alınırsa Atsız daha istikametli değerlendirilir. Gençlik yıllarındaki Arap ve İslâm karşıtlığı bugün ne hazindir ki hortlatılıyor. Oysa farklı adamdır Atsız. Abdülhamit Han’a tenkidin zirve olduğu dönem çıkar “ne kızılı ulan “Gök Sultan” o!” der. Sultan Vahideddin’e hain dendiği dönem çıkar “bütün Osmanoğulları gibi Vahdeddin asla vatan haini değildir”der.! Şamanizmi hortlatmak isteyen şovenist gençleri “bu milletin dini İslamdır!” diyerek gönderir.

O hiçbir zaman demokrat olmamıştır meselâ… “Demokrasinin en büyük kusuru, kalite ve istidat yerine kalabalığı seçmesidir” sözü her daim geçerli olacaktır. Atsız’ın bence bu hususlarını ve zalimlere eğilmemesini gündeme getirmeliyiz!..

Arzuladığı nesli de şöyle tarif eder Atsız; “Bize bir gençlik lazımdır. Temelinde cehalet, duvarlarında riya, tavanlarında dalkavukluk bulunmasın.”

Hüseyin Nihal Atsız 11 Aralık 1975’te vefat etmiş. Cenaze namazı Kadıköy Osman Ağa Cami’nde kılınmıştır. İmam efendi lafı o kadar uzatmış ki, cemaatten “yeter artık helâlliğe geçin” gibi sesler çıkınca İmam “Er kişi niyetine!” deyip sormuş “Nihâl Atsız’ı nasıl bilirsiniz?” diye. Saflar arasından bir ses -Fethi Gemuhluoğlu’nun sesi-; “Hocam birde soruyorsun, belki hayatında ilk defa böyle gerçek bir er kişinin namazını kıldırıyorsun!..”cevabını vermiştir. Eserlerini okuyup istifade ettiğim bu mukaddesatçı adamın Allah taksiratını affetsin. Ruhu şad, mekânı cennet olsun!..

Mehmet ŞENTÜRK

Adımlar Dergisi’nden İktibas Edilmiştir.

Facebook ile yorum yapın:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *