ABDÜLVEHHAB OĞLU
İbn-i Teymiyye’nin her şeyi zâhire bağlamak ve toprak üstü din mahsullerini toprak altı köklerinden koparmak ve böylece mâverâ idrakine sed çekmek şeklinde çerçeveleyebileceğimiz dünya görüşü, Abdülvehhab Oğlu’nda (Muhammed Bin Abdülvehhab) içtimaî aksiyona döküldü ve nihayet bugünkü Suudi rejimine kadar uzanarak devletleşti.
18. Asrın başında doğup sonuna doğru 90 yaşlarında ölen Abdülvehhab Oğlu (Hicri 1111-1206), dünyaya geldiği Der’iyye isimli köyden çıkıp İslâmî fikir ve ilim (site)si Medine’ye geldi ve tahsiline orada koyuldu.
Garip bir genç… Din ve iman bahsinde ileri -geri lâflar eder ve o güne kadar İslâm’ın takip ettiği rotaya, bir bakıma ölçülere sımsıkı bir intibak, bir bakıma da onları temelinden tahrip gözüyle bakar.
Her şeyi dış plâna ve kör nefsaniyetine irca ettirici kaba aklına tâbi kıldırıcı bir fikir tavrı belirtir. Bu eda karşısında hocalarının intibaı şudur:
– Bu delikanlıdan ileride bir sapık çıkacağı kokusu geliyor!
Böyle oldu; Abdülvehhab Oğlu, adamını İbn-i Teymiyye’de buldu ve onun fikirleriyle hak mezhep sahibi Ahmed Bin Hanbel’in ölçülerini, arada hiçbir kimyevî alâka gözetmeksizin birbirine katarak Nasreddin Hoca’nın «balla sarımsağı karıştırarak yemeyi ben icat ettim ama ben de beğenmedim!» sözüne eş, yenmez ve yutulmaz bir mezhep yuğurmaya kalkıştı.
İşte tek cümle içinde Vehhabilik!…
Bugünün Vehhabi güdücülerine soracak olursanız «Vehhabi değiliz!» demezler de «Hanbeliyiz!» derler. Yani bal ve sarımsak katışığını bal cephesinden göstermeye bakarlar. Halbuki onların zâhirde sıhhat ve asabiyetle tatbik sevdasında oldukları Hanbelilik binası, Vehhabi itikadı arsasında yer bulamaz. Bu bedahet ölçüsü de bir türlü anlatılamaz ve anlaşılamaz.
Abdülvehhab Oğluna ilk karşı çıkan, babası ve kardeşi oldu. Fakat telkinlerini dinletemediler. Aksine, o kendi sapık anlayışını bâdiye araplarına telkin etmek için 30 küsur yaşlarında Hicaz’ın doğusu yönünde seyahate çıktı ve her tarafta şu sesi yükseltti:
– «Şirki bırakınız ve gerçek tevhid dinine katılınız!»
Bu nidasiyle bütün bâtıl inanışlara olduğu kadar Sünnet ve Cemaat Ehli itikadına da karşı çıkıyor ve «gerçek tevhid» klişesi altında kendi «gayr-i meşru» izdivaç mahsulü mezhebini kastediyordu.
Cahil ve şaşkın çöl insanlarından örülü bir zemin elde edebildi. Yaşı kırkına doğru ilerlerken de bayrağını kaldırdı ve olduğu gibi meydana çıktı.
Necid taraflarında, Osmanlı İmparatorluğu nüfuz dairesinin dışında başı boş, bir hükümetçik kurmuş olan Muhammed İbn-i Suud’a yöneldi ve iğnesini ağzından geçirip burnundan çıkararak ona sapık görüşlerini yamayabildi.
DEVLETLEŞME
İbn-i Suud, Abdülvehhab Oğlu’nu baştacı kıldı ve ona kafasındaki din anlayışının idare merkezini teslim etti. Artık İbn-i Abdülvehhab, sapık dünyasının mânada olsun, saltanat makamındadır ve mezhebini devletleştirme yolunda…
Hadise, çölü bir göle benzetecek olursak, Necid’de sulara atılan bir kayanın halka halka dalgalanması gibi Hicaz ve civarını ürpertti. 18. Asır boyunca «ha gitti, ha gidecek!» şeklinde bir (koma) hali yaşayan Osmanlı devletine, ancak biraz sonra aklı başına gelmek üzere, mühim ve nazik görünemedi, başlar başlamaz tepelenemedi ve çığlaşmaya yüz tuttu.
Çok geçmeden İbn-i Suud öldü, yerine oğlu Abdülaziz geçti ve henüz taarruza kalkmamış bulunan Vehhabiliği, Suudilik üniforması içinde Arabistan’ın büyük bir kısmına yaydı.
Yine Osmanlı Devleti’nde bir davranış yok…
Abdülaziz, sırtında İbn-i Abdülvahhab’ı itici parmağı Halifeliğini ilân etmeye kadar gitti.
Binalarını yükseltmek için kesmeye mecbur oldukları ağaçlar gibi, Sünnet Ehli ileri gelenlerinden koparılmadık kafa bırakmadılar. Yine karşılarında ciddi bir tepki mevcut değil.
19. Asır başında Kerbelâ’ya saldırmayı bile göze aldılar ve ancak İran hükümetinin korkutuşuyla durakladılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun nazik havzalarından Tâif’i kuşattılar, Tâif kalesini düşürdüler ve halkını, genç, ihtiyar, kadın, bebek, tam mevcudiyle kılınçtan geçirdiler. Türbe, mezar, kitabe, hatıra, dinî manâda mübarek ne varsa yakıp yıktılar. Canavar ağızlarının salyasını akıtmadıkları mübarek nokta bırakmadılar.
Abdülaziz de çok yaşamadı. Bu defa da yerini, oğlu, başka bir Suud aldı ve babası ve dedesiyle açılan yolu daha azgın bir hırsla takip etti.
Mekke’de, İslâm ulularına ait bütün mezar ve işaretleri silip süpürdü. Oradan Cidde’ye sarktı, fakat umduğuna eremedi. Orada mukavemet gördü, Osmanlı paşası ve Cidde valisi Şerif Paşa ile Şerif Galib’in kuvvetlerine yenildi ve kaçtı. Ama takip ve tenkil edilemedi, at ve meydan yine onun eline kaldı.
Yemen’e bir heyet göndererek Vehhabiliği kabul etmelerini istedi. Buna mukabil Yemen kadısının fetvâsı bomba gibi patladı:
–Vehhabilik küfürdür!
Abdülaziz oğlu Suud’un ise bu fetvâya cevabı, Medine’deki bütün Sahabi mezarlarını yerle bir etmek ve toprak üstünden silmek oldu. Bugün de aynı vaziyette olarak en büyük Sahabilerin yattığı Bakiy mezarlığı, yıkıntıları bile düzleştirilmemiş bir yangın yerine döndürüldü. Herhalde tepeden inme İlâhî bir hıfz eseri olarak Allah Resulü’nün mukaddes Ravza’sına dokunamadılar; toprak altından bir tünel açıp bu işi yapmayı düşündüler, fakat yapamadılar.
Gaye şu:
Ölülere tevessül edilemez! Yani ölüden bir imdat beklenemez! Ve yani, ruhaniyet diye bir varlık kabul olunamaz!
Küfrün en koyu şekillerinden biri ve İbn-i Teymiyye görüşünün en hain tatbikatı…
Osmanlı hükümdarı ve Müslümanların Halifesi İkinci Mahmud bu defa biraz sonra hakkında Moskoflara el açacağı Mısır’daki valisi Mehmet Ali Paşa’ya el açtı ve kendisini Vehhabilerden kurtarmasını istedi. Mehmet Ali, bu işi becerdi. Suud İbn-i Abdülaziz’in ölümü üzerine, yine bir Suud melik olunca aynı dâvayı, aynı şiddete yürütürken karşısında Mehmet Ali Paşa ordusunu buldu, yenildi, esir düştü ve İstanbul’a gönderilip avanesiyle beraber asıldı.
Necid’e çekilen Vehhabiler, kökleri bir türlü kurutulamadan üremekte ve türemekte devam ettiler. Araya Tanzimat, Kırım Harbi, Rus Seferi ve daha nice iç ve dış bâdire girdi. Osmanlı Devleti’nde koca imparatorluğu dolaşık bir saç gibi tarayıp zapt ve rapt altına alacak bir güç hiçbir zaman peydahlanamadı ve bu hal Birinci Dünya Harbi’ne kadar böylece sürdü.
Birinci Dünya Harbi, kendi havzalarında daima tetikte durmayı ihmal etmeyen Vehhabilerin ekmeğine yağ sürdü. Tek İslâmî devlet ve kudret Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı; Vehhabiler de bu defa ikinci bir Abdülaziz kumandasında (1924) Mekke’ye girdiler, Emir Şerif Hüseyin’i kaçmak zorunda bıraktılar. Şerif Hüseyin’in oğlu Ali, bir müddet Cidde taraflarında Vehhabilere dayandıysa da 1925 sonlarında Cidde limanı Vehhabilere geçti ve Abdülaziz 1926 yılının başlarında kendisini topyekûn Hicaz Kralı ve Necid Sultanı ilân etti ve devletinin adını koydu:
«Suudi Arabistan Kırallığı…»
Gerisi malûm… İki bâtın sonra bugün… Romanları bu kadar…
Manalarına gelince:
VEHHÂBİLİK
Lenin nasıl Marks’ın tatbikçisi olduysa İbn-i Abdülvehhab da, asıl tatbikçi amelesini Suudiler kolunda bularak İbn-i Teymiyye kafasının maddeye nakşedicisi oldu.
Ancak İkinci Abdülhamid devrinde biraz nefes alır ve etrafı görür gibi olan biricik İslâm devletinin zaafından ve onun sahte inkılâpçılar eliyle yediği darbelerden de faydalanarak geldiler.
Gitgide sulandırılan ve usta bir siyaset adamı evvelki Melik devrinde pek dışa vurulmayan Vehhâbilik, nihayet öğretim ve eğitim plânına inhisar ettirilerek politika ve idare perdesinde göze çarptırılmaz oldu.
En kısa ve özlü ifadeyle, nedir şu Vehhâbilik; ve ölçüleri nelerden ibaret?
Vehhâbilik, İbn-i Teymiyye bahsinde kullandığımız tabirle, bir nevi İslâm materyalizmasıdır ve materyalizmanın son durağı Allah’ı tanımamak olduğu halde bunlar tanıdıkları ve en doğru tanımanın kendi mezheplerinde olduğu iddiasındadır. Ruha, ruhaniyete, onun ölüm sonrası devam ve tasarrufuna inanmaksızın Allah’a nasıl inanılabilir, veya Allah’a inanıp da ruh nasıl inkâr edilebilir? Hem göze inan, hem de onun gördüğüne inanma, olur mu?
Sorarsanız «inanıyoruz!» diyeceklerdir. Fakat zoraki bir inanıştan sonra gizli bir inkâr içinde o inanıştan kurtulmaya çabaladıklarını teslim etmeyeceklerdir. İnsanı, öldükten sonra sıfıra ulaşmış kabul edenler, bütün iz ve işaretlerini yeryüzünden silenler ve Allah Resulünü ziyareti bile günah sayıcı bir anlayıştan gelenler, hangi tevil yoluna saparlarsa sapsınlar, öteleri, ötelerin hikmetlerini kabul etmemek mevkiindedirler. Hendese dâvalarında olduğu gibi, onların zâhirde bu derece mübalağalı görünmeyen ölçü çizgilerini uzatacak olursanız teslim edeceksiniz ki anlayışları, «semaların ve arzın nuru» olduğunu bildiren Allah’ı, nurundan ayırmaya kalkmaktan başka bir şey değildir.
Ve bu ana nokta etrafında şu ölçüler:
Hiçbir inceliğine nüfuz etmeksizin sadece kitap ve Sünnete bağlanmak iddiası ve «İcmâ» ve «kıyas» gibi iki hayatî vasıtanın kökünden iptali…
Kendilerinin bir de «selefiye»cilik iddiasiyle Sahabiler yolunda gittikleri yalanı ve Vehhabilik dışındakilerin küfürle suçlandırılması… Birtakım hurafeler ve uydurmalarla bir arada Sünnet Ehli itikadınca makbul bazı esrar tecellilerinin, tesbih çekmeye kadar şirk sayılması…
Tasavvufun topyekûn inkârı ve iç âleme kapıların tamamen kapalı tutulması…
Netice, uçurtmanın kafasını kesip kuyruğunu havada durdurmaya çalışmak derecesinde bir abes davranışile dış dünya ve dış şekillere mıhlanıp kabukta pas tutma ve özde çürümenin, son iki asır boyunca -güya modern- dalâlet mektebi…
Bugün, biraz da kendilerinin hicap duymaya başladıkları bu mektep, ruhundan uzak bulundukları mukaddes şeriatı anlamadan tatbik etmekte bazı başarılar kaydediyorsa, bunu kendilerine ait bir başarı değil, sadece nâdan ellerde bile şeriate bağlı bir kıymet bilmek gerekir.
Buhari ve Müslim gibi iki emin ve temiz kaynağın bir arada rivayet ettikleri bir hadis, Vehhabiliği ve onun vatanını belirtmiş olmakta mucize çapındadır.
Allah’ın Resulü mübarek parmaklarını Necid istikametine döndürüp buyuruyorlar.
– «Fitne, münafıklık, fesat, dinsizlik, karışıklık, bozgunculuk, işte bu yönden gelecektir!»
Başka bir kıymet hükmüne ne hacet!..
(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 120-126)


