Kuzey Kafkasya Halkları Uluslaşırken – 2

Şamil İGDE
Şamil İGDE
  • 27.10.2019
  • 133 kez okundu

Bir önceki bölümden devam edecek olursak…

Yüzyılımızda Kuzey Kafkasya’da yaşanan askeri ve siyasi hareketlerin temellerinde ulusal bilinç ve ulusal refleksler hemen göze çarpar. Bu durum, Çeçen bağımsızlık hareketinde de açık seçik ortadadır.

Yani Çeçen bağımsızlık mücadelesi, başıboş bir macera, küresel veya bölgesel bir tezgahın parçası vb. değil, doğrudan doğruya Çeçenlerin “ulusal refleksleriyle” ilgilidir; tıpkı dünyanın diğer uluslarının tarihlerinde görüldüğü/görüleceği gibi.

“Önceki yüzyılda Çeçenlerin ‘yürütücü unsur’ olduğu İmam Mansur ve İmam Şamil’in “Gazavat” bayraklarının ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin federasyon bayrağının yerini, nasıl olup ta Çeçen bayrağı almıştır?” Diye sorarsak, hafızalarımızdaki belki de dağınık duran taşlar, kendiliğinden yerine oturmaya başlayacaktır.

Nereden, nasıl bakarsak bakalım, “olan” değişmeyecektir. Kuzey Kafkasya’nın kavimleri, dış yüzden birbirlerine benzemekle birlikte, birbirlerinden başka özelliklere sahip uluslara dönüşmüşlerdir ve dönüşmektedirler. Arada kalanlar ise diğerlerinin içerisinde erimekte ve bu uluslaşma sürecindeki “kaçınılmaz” tarihi vazifelerini ve katkılarını yapmaktalar.

Bu durum, Kuzey Kafkasya’daki meselelerin de başlangıç noktasını teşkil ediyor.

Kuzey Kafkasya halkları ve diasporalar, bu tarihi eşikte doğum sancıları çekiyorlar. Yüz yıllık ezberler, sloganlar ve şablonlar da, bu sancıya ilaç olmaktan çok fazla uzaklar.

Çeçen halkı, bu sancılı dönemde işbaşına gelen Cahar Dudayev ve Aslan Maskhadov gibi liderlerle aslında eşiği atlamak üzerelerdi. Ancak çok fazla sayıdaki iç ve dış engellerle karşı karşıya kaldılar ki bunların arasında, o dönem kendi derdinden başka bir şeyle ilgilenemeyecek haldeki SSCB/Rusya asla ilk sıralarda değildi. SSCB/Rusya, Çeçenler açısından tek sıçrayışta aşılacak küçük bir engeldi ki bu engeli aşacak, uluslararası arenada meşruiyet sağlayacak yasal zemin de mevcuttu.

Asıl engeller, henüz çağdaş bir devlet tecrübesi olmayan Çeçen halkının iç sorunları ve onların “doğal müttefikleri” olduğu “varsayılan” devletlerin, onların hızına yetişememeleriydi.

Kabilelerden müteşekkil Çeçen halkını, bir şekilde halen süren kabile asabiyetlerine rağmen tek bayrak ve özgürlük ideali etrafında, basiretli bir yönetimle zor da olsa birleştirmeyi başaran Dudayev-Maskhadov kanadı ve Çeçen halkı, ne yazık ki doğal müttefik olarak “varsayılan” diğer Kuzey Kafkasyalı halklar ve Müslüman devletlerin oralı bile olmaması nedeniyle kısa sürede, içinden çıkılması çok zor bir kıskaçta kaldılar. Çağdaş dünya içinse, SSCB’nin dağılıp yeni bir Rus devletinin kurulması, Çeçenlerin yasal zeminde yürüyen bağımsız devlet mücadelelerinden daha önemliydi.

Sonuç? Tarihte emsali az görülmüş bir askeri zafere rağmen, Kafkas Dağları içerisinde sıkışıp kalmak…

Cahar Dudayev ve Aslan Maskhadov kanadı, 1990’ların başında varlığını halen sürdüren ve Çeçen halkının birçok kere içerisinde askerivharekatlara katıldığı Kuzey Kafkasya Dağlı Halklar Birliği isimli yapıdan, münferit girişimler dışında bir yardım görmemiş, hatta birlik içerisinde o dönem etkili bir isim olan Musa Şenıbe’nin Rusya yanlısı açıklamalarını çok sert eleştirmiştir.

Birliğin asıl amacı, tüm Kuzey Kafkasya halklarının güvenlik sorunlarını elbirliği içerisinde çözmek ve Kuzey Kafkasya halklarını gelecekteki bir “siyasal birlik” çatısı altında toplamaktı ve bu taahhüde Çeçenler defalarca sadık kalmışlardı. Ancak SSCB’nin dağılması gibi büyük bir hadisenin ağırlığını taşıyamayan Kuzey Kafkasyalı bu birlik, Çeçenleri gerektiği şekilde destekleyememiş hatta kendi içerisindeki “nitelikli unsurların” yok edilmesine bile direnememişti. Çeçenlerin öz kardeşleri olan İnguşların da, Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nden ayrılmaları ve Rusya’ya bağlı bir kabile özerk cumhuriyetine dönüşmeleri, Çeçenleri Kuzey Kafkasya’da yapayalnız bırakmıştı. Bu detaylara bakıldığında bile, federasyon, konfederasyon, birlik gibi ezberlerin artık sözde kaldığını, Kuzey Kafkasyalı kavimlerin ulusal kaygı ve reflekslerle içe kapandığını görürüz…

Çeçenler, bu dönemde yalnızca Azerbaycan ve Türkiye’den belli ölçüde yardım görmüştür. Ancak bu yardımlar Çeçenlerin elini uluslararası arenada güçlendirecek seviyede ve nitelikte olmayıp, çoğu gizli, insani ve askeri yardımlar seviyesinde kalmıştır. Zira her iki “ulus devletin” sorunları da Çeçenlerden ve diğerlerinden farklı değildir.

Neticede, özgür bir ulus devlet gayesi olan Çeçen halkının mücadelesi, ilginç bir şekilde, askeri açıdan galibiyete rağmen, Rusya’nın diğer Kuzey Kafkasya halklarının “ulusal reflekslerini” kendi lehine olarak kullanmayı becerebilmesi; bununla birlikte, askeri açıdan mağlup oldukları Çeçenleri siyasi arenada mağlup etmesi ve iki tarafın masaya 1-1 eşit bir şekilde ve de “mecburen” oturmasıyla sonuçlanmıştır. Bu neticenin adı da, iki taraf hazmedemese bile “barış” olmuştur.

Aslında bu “barış” iki tarafı da tatmin eden bir sonuç değildir. Ne “derin Rusya” durumdan memnundur, ne de yüzbinlerce insanını kaybeden Çeçen halkının “hafızası” silinmiştir. Ama hem Ruslar ve hem de Çeçenler, büyük kayıplar sayesinde bir şeyin farkına vardılar:

1- Ruslar, Çeçenlerin yüzlerce yılda bir ulusa dönüştüğünü gördüler ve Çeçenlerle ilişkilerini, “sömürge cumhuriyet” değil “stratejik ortak” seviyesinde yürütmek zorunda olduklarını öğrendiler ve Çeçen-Rus ilişkileri artık bu şekilde sürecek.

2- Çeçenler ulusal çıkarlarını ve ulusal çıkarlarının da federasyon, emirlik vb. gibi geçmişte kalan “söylemlerden” daha değerli olduğunu öğrendiler.

Bir parantez açarak ayrıca belirtmek gerek ki, meşruiyeti birçok kesim açısından tartışmalı olan mevcut Çeçen yönetiminin varlığı ve Rusya’nın bu yönetimden başka çare bulamayıp Çeçenlerle anlaşma masasına oturma zorunda kalması ve Çeçenlerle olan ilişkilerini “sömürge cumhuriyetten” adı konulmamış bir “stratejik ortaklığa” dönüştürmesi bile, aslında bağımsızlık yanlısı İçkerya Cumhuriyeti kurucu kadrosunun kesin bir zaferidir. Çeçen halkının nihai zaferi olmasa bile, gelecekteki tam bağımsızlığının kapısıdır.

Peki bu noktadan sonra ne olacak?

Rusya, Kuzey Kafkasya’daki varlığını, Kuzey Kafkasya’nın stratejik, ekonomik vb. tüm zenginliklerini Çeçenlerle (ki bu adı konulmamış bir stratejik ortaklıktır) paylaşarak muhafaza edecek ve güneye, yani sıcak denizlere dair planlarını bu şekilde yürütmeye devam edecek. Türkiye ve Azerbaycan’la ilişkilerini de bu çerçevede olabildiğince derinleştirecek.

Kuzey Kafkasya’nın özeline tekrar dönersek…

Başta dediğimiz gibi, tüm Kuzey Kafkasyalı kavimler hızla uluslaşıyorlar, arada kalanlar uluslaşanların zenginliği olarak süreçte yer alıyorlar. Ve hadiselere ve meselelere ilk bakışta bocalamamıza sebep olan bu durum, bir sorun değil, tam tersine doğal bir inşa süreci.

Sorun olan, bu sürecin hangi “dış tesirlerin” tazyiki altında devam ettiği… Çok uzatmaya gerek yok; örneğin Kafkasya’nın İngilizcesi, devlet dili ve Kafkasya’nın, ait olduğu medeniyete “köprüsü” olan Kumukça’dan Rusça’ya geçişin tesirlerini 100 yıl sonra hep birlikte görüyoruz. 100 yıl önce Rusça konuşmak zorunda kalan insanımızın, 100 yıl sonra Rusça hissetmeye, Rusça şarkı söylemeye, Rusça düşünmeye başlaması, anlaşılacağı üzere tüm diğer tehditlerden daha büyük bir tehdit.

Çeçenlerin Rusya ile olan mücadelesi, savaşması veya barışmasını yaşamlarının merkezine koyanların, Kuzey Kafkasya halklarının uluslaşma sürecinde Rusça’nın ve Doğu Avrupa/Slav kültürünün tazyikinden hiç huzursuz olmamaları ise her şeyden daha vahim.

Mesele budur. Kuzey Kafkasya’nın daha önce isimleri bile bilinmeyen kavimleri uluslaşıyorlar.

Ama nasıl? Ve ne şartlarda?

Kabilelerden uluslara evrilen ve sürekli gelişen halklarımız, “nerede yer alarak” “hangi medeniyetin içerisinde” varlıklarını ve milli karakterlerini muhafaza edecekler? Hangi fikirle, hangi dünya görüşüyle, hangi sistem ve düzen içerisinde?

Geleceğimizin en kritik virajı, işte tam da bu nokta.

Şamil İGDE

 

Facebook ile yorum yapın:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *