Kuzey Kafkasya Halkları Uluslaşırken

Şamil İGDE
Şamil İGDE
  • 07.07.2019
  • 239 kez okundu

Zelimhan Yandarbiy ve Yılmaz Nevruz gibi, Kuzey Kafkasyalı düşünce ve mücadele adamlarının eserlerinde ‘Kafkasyalı’ kimliği üzerinde ciddiyetle durduklarını biliyoruz.

Eserler ve yazılar boyunca, meseleyi tam da gereken seviyede alıp, Kuzey Kafkasyalı halkların milletleşmesinin önünde tarih boyunca var olmuş sosyal, siyasal, askeri vb. engeller ve Kuzey Kafkasyalı halkların ‘Kafkasyalı’ kimliğiyle nasıl milletleşebilecekleri çerçevesinde fikirler üretmiş bu saygın ve tarihi kişilikler, önümüzde hep meşale gibi yanacak ve düşünce dünyamızı aydınlatacak kıymetli fikirler ürettiler.

Onlara göre Kuzey Kafkasya’nın istiklali ve istikbali ancak, Kuzey Kafkasya halklarının ‘Kafkas Milleti’ kimliğiyle uluslaşmasıydı ve bu ulusun da Birleşik Kuzey Kafkasya Devleti adında bir devleti olmalıydı.

Doğrusu, bu her Kuzey Kafkasyalının içini ısıtan, geleceğe ümitle bağlanmasını sağlayan, etnik anlamda yok oluşun önüne geçebilmek için yürütülecek faaliyetlerin başlangıç noktası olarak da mükemmel ve gerçekliğe uygun bir söylemdi. Ve birçok Kuzey Kafkasyalı için de halen öyle. Zaten, gerek anavatanda, gerekse göç edilen topraklarda, acıda da, sevinçte de ortak yaşayan insanların başka türlü hissetmesi imkansız olsa gerek.

Bu söylem o kadar benimsendi ki, ta İmam Mansur’dan bu yana atılan her siyasi-askeri adımın da temelini teşkil etti. Üzerine çeşitli devlet ve yönetim modelleri düşünüldü; federasyon, konfederasyon, hatta emirlik gibi. Benimsemiş olalım veya olmayalım, Kuzey Kafkasya’da iz bırakmış geniş çaplı hareketlerin hepsinin temelinde bu ‘birlik’ arzusunu ve söylemini görürüz.

Ancak maalesef, halen birçok halk ve kabile olarak yaşamaya devam eden ‘Kafkasyalı’ insan soyunun, ‘Kafkasyalı’ etnik kimliğiyle tek millet ve devlet halinde varlığını sürdürebilmesinin ‘nasıl’ ve ‘niçinlerine’ dair onları takip eden, fikir kıvılcımlarını büyütüp geliştirecek pek bir ses çıkmış değil.

Kuzey Kafkasyalılar olarak, fikir planında bir kısır döngü içerisinde, bir söylem girdabında yaşıyor ve yerimizde sayıyoruz. Bu girdabın içerisinde yok olacağımızı bildiğimizden, bir refleks halinde, eskiden bu yana bizim için bir ümit olmuş olan ‘Birleşik Kuzey Kafkasya’ hayalimize tutunuyoruz.

Fakat devamı gelmiyor.

Çünkü birkaç asır öncesine göre artık korkunç bir hızla değişen eşya ve hadiseler, hiç tanışmadığımız, üzerinde kafa yoramadığımız yeni şartlar ve çözülecek yeni sorunlar dayatıyor ama bunu algılamakta bile geç kalıyoruz. Bu bizim eksikliğimiz mi? Elbette değil. Zamanın seyri içerisinde bizden daha iyi şartlarda varlıklarını sürdüren uluslar, bu süreçleri nispeten daha verimli geçirdiler. Ama diğer uluslara göre çok, hem de çok fazla ağır şartları sırtımıza yükleyen süreç, bizi biraz geride bıraktı.

Bu güne kadar böyle, yani diğer uluslardan biraz geride kalarak geldik.

Dünyanın diğer insan toplulukları ulusal kimliklerinin farkına varıp imparatorlukları ve krallıklarını yıkıp yeni devlet ve yönetim modelleri düşünürlerken, biz hep yegane hayalimiz ‘Birleşik Kuzey Kafkasya’da  kaldık.

Ve hep, diğer ulusların biraz daha gerisinde kalarak yaşamaya devam ettik.

Netice itibariyle, bu şekilde bu günlere kadar geldik. Ama zamanı yakalayamadan, eşya ve hadiseleri zamanın ruhuna göre yorumlayamadan, kendi fikrimizi, ideolojimizi, dünya görüşümüzü inşa edemeden.

Asıl meselemizin teferruatı halinde çeşitli birlik projeleri, federasyon veya konfederasyon çabaları, ana vatana geri dönüş çalışmaları vb. yok değil. Ama bunlar da özünde samimi çabalar olmakla birlikte, fikri-ideolojik-siyasi temellerden yoksun olduklarından ne Kuzey Kafkasyalı kitlelere sirayet edebildiler, ne de (bu sayılanlar sebebiyle) gereken nitelikte bir mücadele geleneği oluşturabildiler.

Esasen, coğrafi, siyasi, kültürel, sosyolojik, demografik, askeri, teknolojik vb. şartlar hızla değişirken; kısacası yaşam ve dünya hızla değişirken/dönüşürken/gelişirken, aslında bizler de farkında olarak veya olmayarak değişiyoruz.

Ama dünyayla birlikte yaşadığımız bu değişim/dönüşüm/gelişim, maalesef düşünce dünyamıza henüz yansımış değil.

Aslında bunun eksikliğini hissediyoruz ama uluslaşma/milletleşme noktasındaki parçalanmışlığımız, düşünce dünyamızda da hemen kendisini belli ediyor.

Yüzlerce yıl önceki şartlarda pratikte karşılığı olan fikir ve söylemleri, eşya ve hadiselerin, değişimi/gelişimi dayattığı içinde bulunduğumuz zaman diliminde de tekrarlamaktan başka çare bulamıyoruz.

Meşhur sözde denildiği gibi ‘diyalektiğin yasaları tıkır tıkır işliyor’ ama biz deyim yerindeyse, yaşamın karşısında boğuluyor ve çırpınıyoruz.

Bu çırpınışımız ve boğuluşumuz, son zamanlarda gerek Kuzey Kafkasya’daki son gelişmelerde, gerekse biz ‘diasporalı’ Kafkasyalıların bu gelişmeler karşısında eski söylem ve fikirleri tekrar edişimizden hemen belli oluyor.

Bunun son örneği, geçtiğimiz hafta yaşandı.

Nalçik merkezli bir Çerkes kuruluşu (veya örgütü) bildiri mahiyetinde bir metin yayınlayarak, Çerkes toplumunun Çerkes kimliğiyle var olmasının mümkün olabileceğini, ‘Kafkasyalı’ kimliğinin bir şey ifade etmediğini, Türkiye’deki Çerkeslerin artık diğer ‘Kafkasyalı’ halklarla değil Çerkesya ve Çerkes milletine emek harcaması gerektiği gibi düşünceler açıkladılar.

Bu kuruluşun veya örgütün hakkında bilgim hiç yok. Hatta internet hesaplarından yayınladıkları bir içerikte, Dağıstanlı sporcu Khabib için ‘Rus sporcu’ demeleri ve çeşitli kesimlerin uyarılarına rağmen bu kötü yakıştırmayı ve içeriği değiştirmemeleri, sahneye çıktıkları daha ilk gün olumsuz bir not almalarına sebep oldu.

Türkiyeli Çerkeslere hitaben yayınladıkları bildiri ise ilk bakışta kayda değer görünmemekle birlikte, ‘Çerkes kimliği temelinde ulusal kaygılar’ içeren mahiyeti itibariyle önem arz etmekte.

Beğenelim veya beğenmeyelim ama bu metin, yazının en başında dikkat çekmek istediğim çırpınış ve boğuluşumuza da bir örnek teşkil ediyor.

Hangi şartlarda yaşadıklarını, ne tür tehditler sezip varlık kaygısı hissettiklerini bilmediğimiz bir çok kesimden, bir çok farklı düşünce duyulmaya başlandı ve bunlar gelecek yıllarda daha da artacak gibi görünüyor.

Alışılmış kalıpların dışında kurdukları cümleler ilk başta itici gelse de, bu bildirinin özünü şahsen şöyle anladım: “Evet Kafkasya’da başka halklar da var ama biz Çerkeslerin varlıklarını sürdürebilmeleri için Türkiye’de hatırı saylır bir sayıda nüfusa sahip olan Çerkeslerin, ilgilerini ve çabalarını Çerkesya özelinde yoğunlaştırmaları gerekiyor.”

Bu açıdan bakıldığında haksızlar mı?

Ben, bildiriye esas teşkil eden gerekçelerinin, bahsettikleri olumsuz neticelere sebep olmaları noktasında aynı düşüncede olmasam da, haksız olduklarını söyleyemem.

Kim oldukları, ne yaptıkları hakkında pek bir bilgim yok. Ama milyonlarca nüfusa sahip Türkiyeli Çerkeslerden, enerjilerini Çerkes kimliği üzerine ve Çerkesya’ya yoğunlaştırmalarını istemeleri yanlış değil. Bu kuruluş veya örgüt özelinde değil ama Çerkes toplumu genelinde baktığımızda, buna benzer birçok söylem, davranış, refleks zaten var. Ve olması da gerekiyor.

Şahsen, bu bildiriyi birkaç kez okuduktan sonra ben bunu anladım (yanlış anladıysam düzeltsinler) ve bunu esas alarak ilave etmek isterim;

Farklı halklardan (kendim de içinde olarak) Kuzey Kafkasyalı vatanseverlerin yüzlerce yıldır idealize ettiği Birleşik Kuzey Kafkasya’ya giden yolun caddeleri artık değişti. Bir yandan eşya ve hadiseler korkunç bir hızda değişip önümüze yeni şartlar ve koşullar koyarken; yüzlerce yıllık savaşlar, sürgünler, soykırımlar, göçler, Kuzey Kafkasya halklarının hafızasına yeni şeyler kattı ve zenginleştirdi.

Ahvalimize sadece bu bildiri örnek değil.

Kuzey Kafkasyalıların yeni ve yabancısı oldukları farklı farklı sorunlarla karşılaşacaklarının işareti mahiyetinde, art arda başka gelişmelere de şahit oluyoruz.

Örneğin daha önce bahsettiğimiz Çeçenya, Dağıstan, İnguşetya sınır sorunları. Kabardey ve Balkarlar arasında geçtiğimiz aylarda yaşanan hadiseler. Yarım yüzyıldır ses seda çıkmayan Çerkes topraklarında Çerkes milliyetçilerinin tutuklanmaları vb.

Bütün bunlar ve benzeri gelişmeler bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Mesele bu.

Ne oluyor? Nereye gidiyoruz?

Bize göre şu oluyor:

Birleşik Kuzey Kafkasya halkları, artık diğer uluslar gibi uluslaşıyorlar. Biz hangi devlet hayalini, hangi birleşik halklar federasyonu hayalini kurarsak kuralım, zaman bizi ve halklarımızı tabiri caizse ateşte pişirerek şekillendiriyor ama biz başta dikkat çekmeye çalıştığımız gibi, fikir ve düşünce dünyamızda geride kalıyoruz. Her an değişen eşya ve hadiseleri, her değişimde yeniden yorumlayamıyoruz. Dolayısiyle fikir de üretemiyoruz.

İmparatorlukların ve sultanların tebası olan henüz uluslaşmamış kimliksiz insan yığınlarının yaşadığı çağdan bu yana bir arada, aralarına sınır çizmeden yaşamış olan Kuzey Kafkasyalılar için tek yol, yaşadıkları çağın bir gerçekliği olarak elbette Birleşik Kuzey Kafkasya diyerek idealize ettikleri bir devletti.

İşin doğrusu bu, yani Birleşik Kuzey Kafkasya halen bir gereklilik. Ama bu ideale götüren yollar hepimiz için değişti. Diğer dünya halkları, kendi krallarını, sultanlarını, imparatorluklarını yıkarak uluslaşır ve ulus devletler kurarlarken, yaşamın dayattığı bu gelişmeler Kuzey Kafkasyalıları da etkiledi. Kuzey Kafkasya’nın halkları, farkında olarak veya olmayarak yaşadıkları, diğer uluslardan geç kaldıkları kendi ‘uluslaşma sancılarını’ çekmeye başladılar. Bu yüzden bu sancı, artık her meseleye karşı sadece ‘Birleşik Kuzey Kafkasya’ diyerek kestirip atmakla, üzerimize düşenleri  geleceğe ve gelecekte yaşamasını temenni ettiğimiz kahramanlara havale ederek dinmiyor.

Evet halklarımız artık uluslaşıyor. Çerkes Çerkes olacak, Çeçen Çeçen olacak. Diğerleri de öyle. Uluslaşanlar, uluslaşamayan diğer unsurları içine katacak. Ve biz bu süreci engelleyemeyeceğiz. Bu, her ulusun zaman içerisinde yaşadığı, doğal bir inşa süreci.

Peki biz ne yapıyoruz?

Zaman ve yaşam, daha geçtiğimiz yüzyılda sınırın bile önemsiz olduğu halklarımızı uluslaştırıp, ulusal refleksler kazandırırken, biz halen  kuru kuru ‘Birleşik Kuzey Kafkasya’ deyip duruyoruz.

Ama içini doldurmadan.

Yüzlerce yılın birikimini, üç kelimelik bir sloganın ötesine taşıyamadan.

Bizden bir iki nesil öncekilerin fikirlerini geliştiremeden, ezbere tekrarlayarak.

Daha da önemlisi; artık halklarımızın ayrı ayrı uluslaştığının farkına varamadan.

Ve belki de kimilerimiz tedirgin oluyorlar. “Ne oluyor? Birbirimize düşman mı oluyoruz? Birbirimizden kopuyor muyuz?”

Hayır kopmuyoruz ve hiç te kötü değil yaşadıklarımız ve gördüklerimiz. Çünkü açıkça görülüyor ki, yüzlerce yıllık soykırımlar bile yok edemedi ve halklarımız artık uluslaşıyor. Hem de hızla. İşin komiği, bize rağmen!

Peki hep hayalini kurduğumuz, birçok ailemizin soy ağacında birçok şehidin hatırasının da kazınmış olduğu Birleşik Kuzey Kafkasya?

Tedirgin olunacak bir durum yok. Tam tersine, biz yapamayınca kendiliğinden inkişaf eden bu yeni durumu, bu uluslaşma sürecini, heyecanla ve önyargısız olarak karşılamamız gerek. Yok olduğumuz, koptuğumuz falan yok.

Halklarımızın uluslaşması, tedirgin olunacak, hayallerimizi yıkacak bir durum değil. Uluslar olarak da ‘birlik’ olunabileceğinin  örnekleri Avrupa ve Amerika gözümüzün önündeyken neyden korkalım? Yaşamdan ve yaşamın kattığı gelişimlerden değil; kendimizden ve geride kalmaktan korkalım.

Bu konuda zor olan Birleşik Kuzey Kafkasya değil. Bizim oraya nasıl ve niçin gideceğimiz. Yaşam, bize ezberlerimizi bir yana bırakmayı, hızla değişen eşya ve hadiseleri her değişimde yeniden yorumlamayı, fikir üretmeyi, kendi dünya görüşümüzü inşa etmeyi ve bunları artık kabileler olarak değil; Kuzey Kafkasya ulusları olarak yapmamızı dayatıyor.

Ve Kuzey Kafkasya’yı vatan edinmiş halklarımızın her biri dünyaya artık şöyle fısıldıyor:

“Merhaba dünya. Bölüp, parçalayıp yok etmek istediniz. Ama şimdi acılarla pişerek, her bir kardeş ayrı ayrı uluslaşarak, kimliklerimizin farkında olarak, zenginliklerimiz heybemizde, yeniden geliyoruz…”

Rusya bile bu gerçekliğin farkında ve bu çerçevede Kuzey Kafkasya politikaları geliştirirken, biz neden korkuyoruz? Birbirimizden mi? Rahat olalım ve yapmamız gereken en önemli şeyden kaçmayalım; düşünelim… Kuzey Kafkasya’nın birliğini sağlayacak olan başkaları değil, yine biziz. Ve belki de, artık uluslaşmış ve ulus devletler sahibi olmuş halklar olarak, bunu zamanın ruhuna daha uygun olarak gerçekleştireceğiz.

1917 Kurultayı’nda bir araya gelip federasyon çatısı altında yok olmamaya çalışanlar da Çerkes, Çeçen, Dağıstanlı vb. Kuzey Kafkasyalılardı; bugün uluslaşma sancıları çekenler de Çerkes, Çeçen, Dağıstanlı.

Yani biziz.

Şamil İGDE

 

Facebook ile yorum yapın:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *