Başyücelik Devlet Modeli ve Kafkasya

Şamil İGDE
Şamil İGDE
  • 28.04.2019
  • 328 kez okundu

Kuzey Kafkasya istiklal savaşlarının organize bir şekilde başladığı tarih olarak, Çeçenya’nın Aldı köyünde doğmuş olan Mansur’un tarih sahnesine çıkışı kabul edilir.

Sonra Gazi Muhammed, sonra Hamzat, sonra Şamil.

Ve onlardan önce ve sonra, Rus işgaliyle kıyasıya çarpışmış diğerleri.

Son geniş çaplı bir milli kurtuluş hamlesi olarak da, 1917-1921 yılları arasında, Osmanlı Devleti’nin de desteğiyle (aslında Enver Paşa desek daha doğru olur) inşa edilmek istenen, Şimali Kafkasya Cumhuriyeti.

Bunların, zaten çeşitli yazılarda ve kitaplarda uzun uzun anlatılmış olan hikayelerine burada ayrı ayrı girmeden, kısaca bir ayrıntıyı işaretleyeceğiz.

Kimilerince dini, kimilerince milli, kimilerince macera olarak değerlendirilen bu siyasi-askeri hamleler, Kuzey Kafkasya halkı için ne ifade etmekteydi?

Kuzey Kafkasya halkını yüzlerce yıl zaferlerden zaferlere koşturan ama her seferinde, bir türlü diğer akraba veya başka Müslüman devletlerden yardım göremeyerek, yalnız başlarına mağlup olan bu kadrolar, neyi arıyorlardı?

Elbette ki hürriyet ve istiklal…

Ve elbette ki hürriyet ve istiklalin sürekliliğini muhafaza edecek bir milli devlet mekanizması…

Peki bu istiklal hareketlerini yürüten liderler ve kadroları, inşa etmeyi planladıkları Kuzey Kafkasya milli devletini, hangi dünya görüşü ve ideoloji temelinde şekillendirmeyi düşündüler?

Ayrıntı olarak işaretlenmesi gereken nokta burası.

Kuzey Kafkasya’nın istiklal mücadelesi sürecine baktığımız zaman, kronolojik tarihi kayıtlardan ve kültür, sanat içerikli eserlerden başka pek bir şey bulamayız. Ne Mansur’un, ne Gazi Muhammed’in, ne Hamzat’ın, ne Şamil’in, ne de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti mücadelesini yürütenlerin, bu noktada bir tekliflerine veya söylemlerine rastlayamıyoruz.

Bu durum, konu hakkında yazanların eksikliği midir, yoksa geçmişten günümüze mücadele yürütenlerin eksikliği midir?

Tabi ki hayır. Ne böyle ukalaca bir ithamımız var, ne de hissiyatımız.

Çünkü hiçbir mücadele, hassaten de devlet inşası, bilgisayar programı gibi paket halinde hazırlanıp ve tek tıklamayla kuruluşu gerçekleşen bir hadise değildir. Dünyada böyle bir örneği de mevcut değildir. Bir sosyalist ideoloji devleti olan Sovyet Rusya bile tek tıklamayla kurulup, öylece sürmüş değildir. Kurulurken ideolojik temelleri olsa da, mücadelenin, savunulan ideoloji çerçevesinde bir devrim çatışmasına dönüşmesi için sınıf çatışması ekseninde geliştirilen bir ihtilal hareketi olarak kalmış, zaman içerisinde güncellenmiş, değişimlere uğramıştır. Ancak bunlar da, sadece sınıf çatışmasıyla iktidarı ele geçirmeyi başaran ama hayatın hiç bir alanındaki insan ihtiyaçlarına cevap veremeyen, işin özünde sadece Çar’ı devrimekten öteye geçememiş olan devrimin ömrünün uzamasına yetmemiştir. Neticede, aslında ne Rus halkıyla ne de zorla sosyalist yapılmaya çalışılmış cumhuriyetlerin gayrı Rus halklarıyla pek bir alakası olmayan sistem kendiliğinden bitmiştir.

Kuzey Kafkasyalıların istiklal mücadelelerindeyse, bu tip “ideolojik renkler” göremeyiz. Çünkü yoktur.

Batıda ulus devletlerin doğup, doğudaysa dünyada son ayakta kalan Osmanlı Devleti ve Rusya gibi iki imparatorluğun çöktüğü bir dönemde, istila üstüne istila yaşayan ve milletleşme-devletleşme süreçleri sekteye uğrayan Kuzey Kafkasya halkı, siyasi-ideolojik bir arayıştan çok, yalnızca istilalara karşı direnişler geliştirebildi. Direnişler, milli refleksleri yüzlerce yıl diri tuttu ve halen tutuyor ama sadece direnişe odaklı bir yaşam, Kuzey Kafkasya halkını bir yandan da değişen dünyaya ayak uydurmasını engeledi. Süreç içerisinde Kuzey Kafkasyalılar, küresel denge içerisinde hangi medeniyetin unsuru olduklarını bile unutmaya yüz tuttular.  Bitip tükenmeyen savaşlar, müthiş kabiliyetli askeri liderler yetişmesine ama muhtemel bir askeri zaferden sonrasında kurulacak olan düzenin ve devletin temellerini atacak olan, halkı birleştirecek ve medeniyetimiz içerisinde yerini almasına önderlik edecek olan fikir adamlarının yetişmesine izin vermedi. Bu mukadderatın neticesi olarak, durum bugün bile halen aynıdır. Kuzey Kafkasyalıların müthiş tarihçileri, askerleri, sosyologları, yazarları, sanatçıları vb. çıktı ama Zelimhan Yandarbiyev ve Yılmaz Nevruz gibi, Kuzey Kafkasyalı kimliğinden hareketle bir birleştirici fikir üretme çabası gösteren isimler dışında bir ideolog, bir teorisyen henüz ortaya çıkmadı.

Aslında bu sadece Kuzey Kafkasya’da değil, “Türk-İslam medeniyetini oluşturan her unsurda” her halkta ve coğrafyada apaçık görünen bir durumdur.

Büyük Doğu mimarı Necip Fazıl Kısakürek, bu durumu eserlerinde gerekçeleriyle izah ederken, medeniyetimizde 500 yıldır mütefekkir yani fikir adamı yetişmediğini söyler ki tamamen doğrudur. Tıpkı Kuzey Kafkasya gibi, Türkiye de aynı dertten muzdariptir. Birçok önemli bilim adamı, politikacı, asker, tarihçi vb. çıkaran topraklar, 500 yıl boyunca ideolog, mütefekkir, fikir adamı çıkaramamıştır. Çünkü burada da halk, Kuzey Kafkasya’ya benzer (aslında daha ağır) tarihi şartlarda, imparatorluk yıkılırken, imparatorluk topraklarına nispetle çok küçük bir coğrafyada kurabildiği devlette, bağımsız yaşama mücadelesinden başka bir “dert” edinenemiştir.

Türkiye’de özellikle yakın tarimizde sürekli yükselen “magazin” seviyesindeki sözde siyasi çatışma ve kutuplaşmaları bir yana bırakıp, yakın tarihe selim akılla baktığımızda, imparatorluktan yeni döneme geçerken Enver Paşa ve kadrosunun da, Mustafa Kemal Paşa ve kadrosunun da aslında aynı arayışta olduklarını görürüz. İmparatorluğun harbiyesinde yetişmiş insanlardan müteşekkil bu iki akımın liderleri, aslında 2000’li yılların kutuplaşmış yığınlarının sandığı gibi kuru kuruya bir halife ve İslam düşmanı değillerdi. Halkın kendi kendini yönetmesi üzerine dayalı bir sistemi kurmaya çalışırlarken, halkın içinden çıkmış hırsızların, namussuzların, ahlaksızların, çıkar gruplarının halkın tepesine binmesini de istemiyorlardı. Onlar da halkın içinden çıkacak namuslu, vicdanlı, cesur insanların yönetiminin sistemini kurmaya çalışıyorlardı. Zaten kendi kendine yıkılmış bir düzenden, bağımsız yaşamayı sağlayacak yeni bir düzenin ve yeni bir devletin arayışında olan insanlardı. Ki bu durumu Büyük Doğu ideolocyasının eserlerinde çok açık bir şekilde izah eden Necip Fazıl Kısakürek, örneğin Abdülhamid Han’ı seviyesiz yakıştırmalara konu mankeni olmaktan kurtarıp tarihteki saygın yerine koyarken, Mustafa Kemal Paşa ve cumhuriyet dönemini de, “Türk’ün madde planında kurtulması” olarak kaydeder ve “ruh planında helak olması” dediği fikirsizlik şartlarını, meselenin gerektirdiği bir seviyede kıyasıya eleştirir.

Üstad Necip Fazıl’ın eserlerinden anladığımız gibi, Mustafa Kemal Paşa, Türk’ün madde planında kurtulduğu ve 500 yıldır mütefekkir, fikir adamı, ideolog yetişmeyen dönemin siyasi lideridir. Ve baktığımız zaman, o da kurucusu olduğu bağımsız Türk Devleti’nin bekası için arayışlar içindedir. Bir İslam düşmanı falan değildir. Çok kısa süren iktidarında, birbiriyle hiç alakası olmayan politik hamleler yapması, bu arayışının delilidir. Örneğin, devletin ilk kurulduğunda hilafet makamının olması, anayasada devletinin dininin olması ve çok kısa süre bunların kaldırılması, mason localarının kapatılması vb.

Hülasa, Mustafa Kemal Paşa da, 500 yıldır mütefekkir yetişmemiş bir coğrafyanı ve milletin ferdi olarak, aslında hepimizle aynı kaderi yaşamıştır.

Türkiye, yeni dönemin tabiriyle bu “yerli ve milli” fikir kısırlığını, Necip Fazıl Kısakürek’in düzinelerce telif fikri eserle millete teklif ettiği Büyük Doğu İdeolocyası ile ortadan kaldırmıştır. Peşinden, onun Büyük Doğu ideolocyasını ve teklif ettiği ve (esasen bir Türk devlet projesi olan) Başyücelik Devleti’ni fikir planında İbda markasıyla sunduğu birçok eserle “açan” Salih Mirzabeyoğlu tarih sahnesine çıkmıştır. Ancak bu ikili, Türkiye’yi çiftliğe çevirmiş batılıların hemen dikkatini çekmiş ve her ikisi de, 500 yıl sonra milletin bağrından çıkmış “tehlikeli ideologlar” olarak, sömürgeciler ve onların içerideki maşaları sayesinde zulüm üstüne zulüm görerek bu dünyadan ayrılmışlardır.

“Konu biraz dağıldı” diye düşünebilirsiniz. Ama dağılmadı. Az kaldı.

Büyük Doğu nedir? Türk İslam medeniyetinin fert fert ve kavim kavim bütün unsurlarına ne teklif etmektedir? Kuzey Kafkasya ile alakası nedir?

Son “yerli ve milli” fikir ve anlayış değerimiz olan Büyük Doğu ideolocyası, onu fikir planında açan ve böylece zaruretini ortaya koyan Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadelerinden anladığımız üzere; ne Mustafa Kemal Paşa’dan sonra batının ele geçirerek dayattığı ve kuru kuruya halk seçimine dayanan bir idarenin benzeridir ne de miadı dolmuş tek adam, başkan, halife veya saltanat yönetimidir. Büyük Doğu’nun teklif ettiği sistem olan Başyücelik Devleti modeli, halkın en iyilerinden, en ahlaklılarından, en vicdanlılarından, en namuslularından, en cesurlarından, en zekilerinden, en adaletlilerinden ve din ve devlet işlerini kamilen yürütebilecek, müsbet manada bütün “en” lerden müteşekkil bir kadronun yönetimini teklif eder. Ve milletin bağrından yetişmiş (demin saydığımız özelliklerdeki) bu “en” lerin oluşturduğu Yüceler Kurultayı isimli bir topluluğu önerir.

Bu noktada Kuzey Kafkasya meselesine hızlıca dönerek, Kuzey Kafkasya halkının farkında olarak veya olmayarak aradığını da işaretleyerek bitirelim:

İmam Mansur’dan, Şamil’e; Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti hamlesinden Dudayev’e kadar tarihimizin hangi yaprağını çevirirsek çevirelim hep aynı şeyi görürüz. Kuzey Kafkasya’nın İmamlar Hareketi’nden, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne kadar tüm mücadeleler, (tıpkı Türkiye’nin yakın tarihinde de gördüğümüz gibi) aslında adı konulmamış, ideolojisi yazılmamış bir Başyücelik Devleti ve Yüceler Kurultayı hareketidir… En ahlaklılardan, en vicdanlılardan, en cesurlardan, en akıllılardan ve müsbet manada bütün “en” lerden müteşekkil bir kadro hareketi.

Hürriyetimiz ve istiklalimiz, işte bu “en” leri ortaya çıkarabileceğimiz günden sonra sağlam temellere yaslanabilecektir.

Şamil İGDE

 

Facebook ile yorum yapın:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *