$ DOLAR → Alış: 5,35 / Satış: 5,37
€ EURO → Alış: 6,08 / Satış: 6,11

Kuzey Kafkasya Notları – 17

Şamil İGDE
Şamil İGDE
  • 02.12.2018
  • 84 kez okundu

Kabul edilmiş “ulusal kimlik” tanımlamalarına göre ve tüm özellikleriyle Noxçi (Çeçen) milletinin bir unsuru olmalarına rağmen, Kuzey Kafkasya halklarının diğerlerinde de örnekleri görüleceği üzere Ğalğayların da (İnguşlar) 4000 metrekarelik bir toprakta hak iddia ederek, başka bir milletmiş gibi Noxçi (Çeçen) milletinden ayrılması, özelde Çeçen halkının, genelde de Kuzey Kafkasya’nın tümünün, yüzlerce yıldır zaten düşe kalka devam eden uluslaşma-devletleşme sürecine/mücadelesine vurulmuş bir darbedir.

Batı medeniyetinin, ilkel ve sefil bir Slav topluluğu olan Rusları devletleştirerek, kendi medeniyetleri için Avrupa’nın doğusunda bir kale olarak inşa ettikleri Rusya devletinin politikaları o kadar kurnazca hazırlanmıştır ki; yüzlerce kaynakta da bahsedildiği üzere, Kuzey Kafkasya halklarını görünüşte devletleştirerek ama özünde birbirinden kopararak, sözde özgür ama neticede her an yutulmaya hazır küçücük bölgelere ayrılmalarının ve zaman içerisinde birbirlerine düşman bile olmalarının zeminini hazırlamıştır.

“Batı medeniyetinin inşa edip devletleştirdiği Rusya” derken, bunu örnekleri çok görülen bir piyasa papağanı gibi ezbere iddia etmiyoruz. Batı medeniyetine mensup devlet ve milletlerin küresel politikalarının belirleyici ve kurucu aktörlerinin başında gelen İngiltere’nin, Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecinde bir yandan Rusya’yı ayakta tutarken, bir yandan da Kafkasya’da İmam Şamil’e özgürlük vaatleri; aynı zaman dilimi içerisinde Hazar petrolleri için Azerbaycan’a asker yığması; bir yandan Ermenileri destekleyip öbür yandan Osmanlı’nın tamamen Rusya tarafından ezilmemesi için oynadığı oyun içinde oyunlar dikkatlice incelenirse, aslında sefil ve köksüz bir insan topluluğu olan Rusları devletleştiren gücün ve devlet zekasının önemi hemen görülebilecektir.

Bu tespit ve parantezle, Kuzey Kafkasya halklarının karşı karşıya oldukları düşmanın sadece Rusya değil, Rusları devletleştiren batı medeniyetinin devlet zekası olduğunu işaretleyip, Çeçen-İnguş ayrışmasına dönersek…

Şu tarihi gerçeği en başa koymak gerekiyor: İnguşlar, aslen Çeçendir ve Çeçen halkının bir parçası olmaktan başka hiçbir özellikleri yoktur!

Şöyle ki;

Aslında İnguş isimli bir millet ve İnguşetya isimli bir devlet ve toprak yoktur.

İnguş ismi, Rusların, bölgedeki bir köyün adı olan Anguşt kelimesinden türettikleri bir isimdir. Bu bölgede yaşayan ve aslen Çeçen halkının bir parçası olan Ğalğayları, zaman içerisinde kendi milletlerinden koparmak için uydurulmuştur. Başka da bir anlamı, hedefi, amacı yoktur.

Başka da bir anlamı yoktur ama oyun tutmuştur. İmam Mansur’un mücadelesinden, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti tecrübesine kadar onlarca çatışma, savaş, diriliş ve yıkılış macerası, Kuzey Kafkasya’nın Çerkes toplumunda da benzer örnekleri olmak üzere, Ğalğayların (İnguş) kendi milletleri olan Çeçenlerden ayrılmalarını sağlamıştır.

Sovyet devrimiyle birlikte, Rus komünistlerinin zorla, sözde özgür ve özerk bölgelere ayırarak parçaladığı Kuzey Kafkasya’da ilk kez 1924 yılında kurulan “İnguş özerk bölgesi”, 12 yıl sonra 1936 yılında yine Rus komünistlerce, “Çeçen özerk bölgesiyle” birleştirildi. Bu noktada durup düşünmek icap ediyor. İnguşlar, neden 1924 yılında Çeçenlerden koparılıp önce özgürleştirildi(!) ve devletleştirildiler(!) ve neden 12 yıl sonra 1936 yılında yeniden birleştirildiler? Hemen cevabını verelim: Aradan geçen 12 yıl, bir kuşağı birbirinden ayrı tutarak yabancılaştırmanın tohumlarının yeşermesine yeterli olmuştur. Her kuşağın, kendisinden bir sonraki kuşağı etkileyeceği sosyolojik gerçeği göz önünde bulundurulduğunda vahşeti daha iyi anlayabiliriz. Ki zaten bölünmenin devamı bundan sonra daha kolay gerçekleşmiştir.

Binlerce yıllık tarihi olan Çeçen halkı, 1936 yılında bu kez Çeçen-İnguş Özerk Bölgesi adıyla birleş(tiril)miş gibi görünse de, sözde özerk devletin adından da hemen anlayacağımız üzere, Çeçenler artık çoktan iki parçaya bölünmüştü. Ve hem içeriden hem de dışarıdan yapılabilecek küçük müdahalelerle bile kendiliğinden yeniden bölünebilmesinin temeli atılmıştı.

1944 yılında Stalin’in soykırım politikaları neticesinde vatanlarından koparılıp yüz binlercesi öldürülen Çeçenler, Rus komünist yönetiminin 1956 yılında aldığı sürgünü kınama kararının ardından yurtlarına geri döndüklerinde, bir kuşak daha geçmiş ve artık Çeçenler birbirlerini, Çeçenler ve İnguşlar olarak kabul edip, bu vahim durumu kanıksamışlardı.

Bu vahim durumu gören, çareler üretmeye çalışan aydınlar, sanatçılar ve fikir adamları yok değildi ama sadece Çeçenler değil, bütün Kuzey Kafkasya halkları savaş ve sürgünlerden o kadar yorgun, bitkin ve bitik bir haldeydi ki, artık onları hareket ettiren tek güç, yaşayan tün tüm canlıların belki de tek ortak güdüsü olan “yaşama arzusu”ydu.

Geri dönüşten sonra herkes, bu yaşama arzusuyla, başka bir şey düşünemeden, hayata tırnaklarını yeniden geçirdi.

Böylece 1990’lara gelindi.

1990 yılında, Çarlık Rusya’sını yıkarak bir Sosyalist Çarlık İmparatorluğu’na dönüşen Rus devletinin sistemi bir kez daha çöktü; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) isimli Rus imparatorluğu dağıldı. O dönemin Komünist Partisi yönetimi, önceki arkadaşlarına nazaran ideolojik vaatleriyle çelişmeyen bir karar alarak, her halkın kendi kaderini tayin edebileceğini açıkladı.

Bu gelişme, Çeçenlerin yeniden devletleşme girişimini sağladı. 1 Kasım 1991’de bağımsızlıklarını ilan eden Çeçenlerin devletinin adı ise Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’ydi.  1924 yılında Rusların ektiği tohumun yeşerip kök saldığını, bu devletin adından bile hemen anlayabiliriz. 1900’lerin başına kadar kendilerine Vaynahk (Nah halkı, halkımız) diyen Çeçenler, yukarıda saymaya çalıştığımız sebepler neticesinde, 1991 yılında gelindiğinde, artık hiçbir müdahale gerekmeden, kendi kendilerini Çeçenler-İnguşlar olarak isimlendirmişti. Ve aslında bu bir trajediden başka bir şey değildi.

Artık bölünen Çeçen milletinin bu devletleşme girişimi, SSCB’nin enkazı üzerine kurulan Rusya Federasyonu tarafından tanınmadı. Yeni yönetim, kendilerinden önceki komünist yönetimin kararını yok saydı ve Çeçen-İnguş Cumhuriyeti üzerine baskı kurdu.

Bu baskı, 80 yıllık bir süreç sonunda kendilerini artık Çeçenlerden başka bir kavim olarak görmeye alışmış İnguşlar üzerinde etkili oldu; İnguşlar, 4 Temmuz 1992’de kardeşlerinden bu kez kendileri isteyerek ayrıldılar ve Rusya Federasyonu’na bağlı İnguşetya Cumhuriyeti olarak yeniden, yeni Rus İmparatorluğu’na katıldılar.

Çeçen bağımsızlık hareketinin lideri Cahar Dudayev, birçok iç ihaneti gerektiğinde silah zoruyla bastırmış bir lider olarak, bir kısım Çeçenin, İnguşetya ismiyle kendilerinden kopmasına neden müdahale etmedi bilinmez. Ama kardeş kanının akacağı bir müdahale yerine, önce asli düşmanla savaşmayı, ayrılık meselesini daha yumuşak metotlarla ve zaman içerisinde çözmeyi düşündüğü kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca ilaveten, Çeçenistan’dan kopan ve İnguşetya adını alan bu savaşsız bölge, stratejik olarak faydalı da olabilirdi. Mülteciler, geçiş noktaları, işbirliği yapılabilecek gruplar ve benzeri durumlar için, nispeten bir geçici güvenli bölge olarak değerlendirilmiş te olabilir.

Sonuç?

Bu vahim tablo sadece Çeçen-İnguş ayrışmasında değil, Çerkes halkının bölündüğü sözde devletçiklerin macerasında da birebir aynı olarak görülebilir. Zaten yaşanan, ortada olan bir durumdur.

Çerkesi Karaçaydan, Karaçayı Balkardan, Adıgeyi Kabardeyden, Abhazı Çerkesden, Kumuku Çeçenden, Çeçeni Ğalğaydan koparan sebep, aynı zehrin bünyemizdeki varlığı ve yol açtığı hastalıktır..

Ne yapılabilir?

Yapılabilir değil; şu yapılmalıdır!

Batı medeniyetinin devletleştirip, tarihin seyri içerisinde eğiterek devlet zekası kazandırdığı bu vahşi ve istilacı Rus toplumunun, Türk ve Kafkasyalı halkları bölerek, sözde etnik kimlik tohumları ekerek, ayrıştırarak boyunduruk altına alabilmesi; yukarıda anlatmaya çalıştığımız batı medeniyeti ve Rus istilacılarının bünyemize zerkettikleri zehirin dışarı atılması, yaranın tımar edilmesi ve gelecek nesillere yeni bir ruh aşılayacak, kendi medeniyetimiz içerisinde özgürce yaşamamızı sağlayacak, kendimize ait  bir dünya görüşünün tohumlarının ekilmesiyle kırılabilecektir.

Bundan öte yol yoktur ve taviz verilmeden, etnik kaygıların üzerinde tutulması gereken şey budur.

Kuzey Kafkasyalı aydınlara, iş adamlarına, sanatçılara, eğitimcilere, politikacılara ve fikir adamlarına düşen görev budur.

Mevcut devletçiklerin, devlet adamlarının, zoraki sınırların hiçbir önemi yoktur.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti haritasını önümüze koyup, Ruslan Ğuaşö’nün dediğini yapalım. “Düşünelim, düşünelim, halkımızı bu fenalıklardan kurtarmak için…”

Ve yapalım!

Ailelerimiz, arkadaşlarımız, halkımız, toprağımız, onurumuz, haysiyetimiz, gururumuz için!

(Devam edecek…)

 

Facebook ile yorum yapın:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *