Orhan Doğbay’la Kafkasya’nın Politik Tarihi Üzerine

Orhan Doğbay’la Kafkasya’nın Politik Tarihi Üzerine
  • 23.09.2018
  • 131 kez okundu

Orhan Doğbay, iki dönem başkanlığını yaptığı Kafkas Kültür Derneği’nden, Kafkasya merkezli politik gerekçelerle ayrılarak bir grup arkadaşı ile birlikte Samsun Birleşik Kafkasya Derneği’nin kuruluşunda yer aldı. 1995 yılından bu yana Samsun BKD’nin çeşitli kurullarında çalışmaya devam eden Orhan Doğbay’ı, Kafkasya’nın politik tarihi üzerine yaptığı çalışmalardan, Samsun BKD’nin bir dönem yayın organı olan “Abreklerin Günlüğü”nden tanıyoruz. Orhan Doğbay ile Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni, kurucu kadrolarının politik hayatını, politik emigrasyonun Kuzey Kafkasya dışındaki örgütlenmeleri ve günümüz Kafkasya’sı üzerinde konuştuk.

Hazırlayanlar: Tlışe Canset Arslanbay – Dibab Furkan Soyupak

1864’ten 1917’ye kadar yaşanan süreçte Kafkasyalıları neler bekliyordu? Rus Çarlığının Kafkasya’yı kolonize etmesi sürecinde Kafkasya nasıl bir görünüm arz ediyordu?

1864 sürgününden sonra tüm Kuzey Kafkasya’nın, özellikle de Kuzey-Batı Kafkasya’nın hali perişandı. Yaklaşık 150 yıl süren orantısız savaş, işgal ve soykırım Kafkasya coğrafyasını bitkisel hayata sokmuştu. Rus işgalinin son yıllarında başlayan sistematik sürgün, özellikle Kuzey-Batı Kafkasya’nın diğer ifade ile tarihi Çerkesya’nın batı bölgesi üzerinde yaşayan halkın % 80‘ini topraklarından koparmıştı. Vatanlarında kalabilenler şimdiki Adiğe Cumhuriyeti’nin olduğu ovalık bölgede küçük yerleşimler halinde toparlanmışlardı. Adige köylerinin çevreleri Rus ve Kazak köyleri ile kuşatılmıştı. Bu yapı günümüzde de devam ediyor. 1991 yılında Adige cumhuriyetini ve köylerini ilk ziyaret ettiğimde aklıma ilk gelen şey Kızılderililerin rezervasyon kampları olmuştu. Kuzey-Doğu Kafkasya sürgün kasırgasından Kuzey-Batı Kafkasya kadar etkilenmedi. 150 yıllık savaş ve soykırımdan geriye kalan nüfusunu büyük oranda muhafaza etti. Ama sonuçta tüm coğrafya büyük bir yıkım geçirmişti. Tüm hücrelerine kadar derin bir travmanın içinde olan bölge halkı, tamamen içine kapanmış, edilgen, yılgın bir durumdaydı.

Rusya hiçbir zaman Kuzey Kafkasya’yı normal sivil bir idari yönetimle yönetmedi. Rus Çarlığı yıkılana kadar bölgede özel askeri yönetim şartları devam etti. Askeri idare ve hukuku sadece Kuzey Kafkasyalılara yönelikti. Bölgeye yerleştirilen Rus ve Kazakların muhatapları ise sivil idare kurumlarıydı. Çarlık Rusyası yıkılıncaya kadar Ruslaştırma politikasını da kesintisiz devam ettirdi. Kuzey Kafkasyalılar hem dini hem ulusal açıdan Ruslaştırılmaya çalışılıyordu. Eğitim kurumları bu politikanın en önemli araçlarıydı ama bu eğitimde belirli bir seviyeye kadardı. Tüm Kuzey Kafkasya’da en yüksek eğitim kurumları liseler idi. Örneğin, Stavropol, Vladikavkaz, Krasnodar, Pyatigorsk gibi belli başlı büyük şehirlerde ancak lise eğitimi vardı. Diğer il ve bazı ilçelerde eğitim düzeyi daha düşük seviyedeydi.

KKC kadrolarının zihinsel oluşum süreçleri açısından Çarlığın etkisi neydi? Mesela o dönem Kafkasya’sına baktığımız zaman, sizin de belirttiğiniz gibi, ciddi eğitim kurumlarına rastlayamıyoruz, bu açıdan bu entelektüel kadronun oluşum süreçleri nasıl gerçekleşmişti?

Kuzey Kafkasya Cumhuriyetini kuran kadrolar ve o dönemin diğer politik aktörlerinin hepsi, az önce panoramasını çizdiğimiz coğrafyanın olumsuz koşulları içinde ortaya çıkmışlardı. Kara kışa inat baharı müjdelemek için başını kar ve buz taneciklerinin arasından gökyüzüne uzatan kardelen çiçekleri gibi.

1917’ye gelinceye kadar ki süreçte yetişen genç kuşağın hepsi bölgede çok az sayıda bulunan liseleri bitirme şansına sahip gençlerdi. Bu gençler, Kuzey Kafkasya halkının ekonomik durumu görece daha iyi durumda olan ailelerin çocuklarıydı. Ve bunların birçoğu Rusya merkezine giderek üniversite eğitimi de aldılar. Ahmet Tsalıkattı gibi Moskova okuyan birkaç kişi hariç hemen hemen hepsi St. Petersburg’da okudular. İlginçtir, birkaç tanesi hariç hepsi hukuk eğitim aldılar. Hak, hukuk ve adalet arayan bir halkın çocuklarının gösterdiği bir refleks olmalı bu. Kuzey Kafkasyalı öğrenciler sadece üniversite eğitimi almakla yetinmediler. Merkezi Rusya’da yükselen tüm sosyo-politik hareketlerin içerisine de girdiler.

1905’te Rusların Japonlarla yaptıkları savaşı kaybetmeleri Çarlık Rusyası’ndaki tüm muhalif hareketleri cesaretlendirmişti. Rus Ordusunun yenilebileceğini, Çarın devrilebileceğini kestiren tüm muhalif hareketler, kitlesel eylemlerle rejimi kökünden sallamışlardı. 1906’da anayasal monarşiye geçiş yapan Rusya’da eylemler durmamış, bu politik çalkalanmalar 1917’de Çarlığın yıkılmasına sebep olmuştu. Bu dönem Kuzey Kafkasyalı öğrenciler içinde çok öğretici olmuştur. Ahmet Tsalıkattı, Aytek Namitok, Vassan Giray Jabağı ve Pşımakho Kotse gibi dönemin sosyalist ve liberal hareketleri içinde politik stajlarını yapan öğrenciler, eğitimleri sonrasında yurtlarına geri döndüler ama merkezi Rusya ile de irtibatlarını kesmediler. Kuzey Kafkasyalı öğrencilerin birçoğu eğitimleri sırasında birbirleriyle tanıştılar ve muhtemeldir ki dönemin politik olaylarının arasında dünya ve bölge sorunlarını tartışırlarken tarih yetimi ülkeleri Kafkasya’nın da temel problemlerini unutmadılar.

Merkezi Rusya’daki politik çalkantılar, maalesef ilk yıllarda Kuzey Kafkasya’da yeterince yankı bulmamıştı. Ezilmiş ve sindirilmiş bir coğrafyanın olağan refleksiydi bu. Merkezi Rusya’nın 1905‘de tavana vuran politik barometresi, Kuzey Kafkasya’da ancak 8-10 yıl sonra hissedilmeye başlanmıştı. Merkezi Rusya’daki politik örgütlenmelerin çok az kısmı Kafkasya’ya intikal etti. Özellikle sosyalist hareketlerin Kuzey Kafkasya’ya ulaşmasında Ahmet Tsalıkattı’nın büyük gayreti vardır. Tsalıkattı, Rusya Sosyal Demokrat Devrimci Partisi’nin aktif üyelerinden bir tanesiydi. Meşhur “Petrograd Sovyeti”nin sonraki dönemlerde en önemli liderlerindendi. Tsalıkattı, Sosyal Demokrat Devrimci Partisi’nin başta Osetya olmak üzere tüm Kuzey Kafkasya’da örgütlenmesine önderlik etti.

Ülkelerine dönen Kuzey Kafkasyalı gençler, bir yandan mesleklerini icra ederlerken bir yandan da politik çalışmalarını sürdürdüler. Bulundukları politik hareketlerin yayın organlarında Kuzey Kafkasya’nın ulusal sorunlarıyla ilgili makaleleri, şiirleri, hikâyeleri yayınlandı. Bu konuda Pşımakho Kotse’nin Kuban bölgesindeki kültürel ve politik çalışmaları da takdire şayandır. Kotse, İstanbul’daki Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti’nden aldığı destek ile şimdiki Krasnodar şehrinde “Çerkes Yardımlaşma Derneği”ni kurmuş, birçok yayın organında halkının ulusal sorunlarıyla ilgili yazılar yayınlamıştı.

Dönemin Kuzey Kafkasyalı politik aktörleri, halklarının ulusal problemlerini çözmek için Rusya genelindeki üst örgütlenmelere de girdiler. Bunların en önemlisi Rusya’daki Müslüman halkların hemen tüm politik, sosyal ve ulusal gruplarını bir araya getiren Rusya Müslümanları Kongresi’dir. Ahmet Tsalıkattı kongrenin toplanmasında ve çalışmalarında aktif rol oynamıştı. Başta Aytek Namitok, Vassan Giray Jabağı ve Pşımakho Kotse olmak üzere diğer Kuzey Kafkasyalı politik aktörlerde bu kongre çatısında da çalışmalarını sürdürdüler.

Rusya Müslümanları Kongresi çalışmalarında iki güçlü akım ortaya çıkmıştı. “ünitarist”ler ve “federalist”ler. “ünitarist”ler, demokratik, parlamenter bir Rusya tasavvur ediyorlardı. Ulusal özgürlüklerin ve topraklar ötesi kültürel bağımsızlığın garanti altına alındığı bir Rusya. “federalist”ler ise toprakları, sınırları belirlenmiş federal cumhuriyetlerden oluşan demokratik Rusya Federasyonu istiyorlardı. Bu dönemde hiçbir grup da tam bağımsızlık düşüncesi yoktu.

Kuzey Kafkasyalı politik aktörler, 1917 başlarından itibaren bölgelerindeki politik çalışmaları hızlandırdılar. 1917 Mart’ından itibaren somutlaşan çalışmalar, Mayıs ayında Terekkale’de (Vladikafkas), Eylül ayında Andi’de iki kongre toplanması ile zirve yapmıştı. I. ve II. Kuzey Kafkasya Kurultayları Kuzey Kafkasya tarihi için dönüm noktası sayılır. İlk defa Karadeniz kıyısından Hazar Denizi kıyılarına kadar Kuzey Kafkasya coğrafyasının tüm halkları bir araya gelmişler ve ortak gelecek tasavvurunda bulunmuşlardı. Daha önceki dönemlerde yarım kalan birlik çabaları ilk defa meyvesini tam olarak vermişti. 1917 yılının sonbaharına kadar Kuzey Kafkasyalılar merkezi Rusya’dan ümitlerini tam kesmedikleri için iyimser bir düşünceyle, federal bir Birleşik Kafkasya’nın demokratik ve federal bir Rusya içinde var olabileceğini düşünüyorlardı. Ama 18 Eylül 1917’deki Andi Kurultayı, merkezi Rusya’daki ve Kuzey Kafkasya’daki olumsuz gelişmelerden tedirgin olmuş ve gelecek tasavvurunda bağımsızlık seçeneğini ön plana almıştı.

Ekim 1917’de Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesi ve Rusya’daki tüm dengelerin değişmesi, Kuzey Kafkasya politik hareketlerinin büyük bir kısmını yol ayrımına getirdi. Rusya genelinde ve diğer sömürge topraklarında da aynı şok yaşanıyordu. Ahmet Tsalıkattı’nın da içinde bulunduğu “ünitarist”lerin de, önderliğini Resulzade’nin yaptığı “federalist”lerinde tezlerinin gerçekleşmeyeceği gün gibi ortaya çıkmıştı. Bu yüzden Rusya sömürgesi altındaki tüm Müslüman halkların hemen hemen hepsinde “bağımsızlık yolu” en önemli seçenek olarak ön plana çıktı.

Yavaş yavaş Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne gelirsek, Cumhuriyeti kuran kadrolar için bir ideolojik homojenlikten bahsedilebilir mi?

Hayır. Hiçbir zaman ideolojik homojenlikleri olmadı ama grupların önemli bir bölümünün ittifak geleneği kuvvetli idi. Birçok konuda farklı düşünseler bile halklarının geleceği konusunda asgari müşterekleri vardı ve mümkün olduğunca omuzu omuza durmaya çalışmışlardı. Süreci az önce özetlemeye çalıştım. Tüm politik aktörlerin, içlerinde bulundukları farklı farklı politik gelenekler ve düşünsel atmosferler gereği, entelektüel formasyonları da farklı farklı gelişti. Kimisi sosyalist düşünce ve hareketler içinde, Sosyal Demokrat, Menşevik ve Bolşevik grupların çizgisinde yetişti. Kimisi de liberal düşünce ile beslendi. Liberal milliyetçiler ve Sosyal Demokratlar, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin kuruluşunda aktif olarak rol aldılar. Bunlara yerel halk içinde büyük bir nüfuza sahip olan dini, sufi tarikatlar da destek oldu. Kuzey Kafkasyalı Bolşevikler bile sürecin başında milli kadrolarla beraber idiler. Ama Rus Bolşeviklerin Rusya genelinde ve Kuzey Kafkasya’da büyük güç kazanmasından sonra saf değiştirdiler ve Kafkasya’nın Kızıl Ordu tarafından işgaline de yardımcı oldular. Yerli Bolşeviklerin biyografileri de hazindir. Hemen hemen tamamı Stalin’in temizlik harekâtında “burjuva milliyetçisi” olmakla suçlanarak yok edildiler.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin ortaya koyduğu ulus-devlet tasavvurunu dönem içerisinde nasıl bir yere yerleştirebiliriz? Günümüz ulus-devlet modellerinin geldiği nokta açısından nasıl bir değerlendirme yapabiliriz?

Kuzey Kafkasyalı ulusal politikacıların, ulus devlet modelinde bir devlet tasavvurunda bulunmaları şaşırtıcı değildir. Çünkü dünya tarihinde de biliyoruz ki, “ulus-devlet”, Batı Avrupa’daki şehir devletlerinin ve imparatorlukların yıkılmasıyla ortaya çıkan bir siyasi örgütlenme biçimidir. Çarlık imparatorluğu altında sömürge hayatı yaşayan halkların, imparatorluk enkazından çıkabilmeleri ancak etnik, sosyo-kültürel ve politik yapılarına uyacak bir ulus devlet modeline sarılmaları ile mümkündü. Kuzey Kafkasyalı ulusal politikacıların ulus devlet modelini seçerken tercihlerini; etnik köken, dil, toprak parametrelerine dayanmayan, ortak bir geçmişe inanıp, gelecek için ortak tasavvurda bulunan kişilerin bir araya geldiği ve ortak vatandaşlık hukukunda buluştuğu modelden yana kullanmaları oldukça manidardır ve heyecan vericidir. Hâlbuki o dönemde revaçta olan ulus devlet modeli, sonu totaliter veya otoriter bir mekanizmaya dönüşen ırka, dile ve toprağa dayalı olan modeldir. O dönemde Batı Avrupa’da oluşan ulus devletlerin çoğunda bu model gerçekleşmiştir. Örneğin, Fransa’da kurulan ulus devlet, Frankların diğer etnik unsurları asimile ederek veya fiziken yok ederek kurulmuş olan bir devlettir.

Kuzey Kafkasya’da kurulması planlanan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, etnik ayrılıklara, dil farklılıklarına dayanmayan, tümüne saygı gösteren ve koruyan, ortak bir geçmişi referans alarak, ortak bir gelecek tasavvurunda bulunan gönüllü insanlardan oluşacak bir ulus devleti hedefliyordu. Bu Kuzey Kafkasya tarihi için bir devrim idi. Kuzey Kafkasya tarihinde ilk defa Kuzey Kafkasya halklarının tamamı ortak bir örgütlenmeye gittiler. Mesela Abhazlar, Adigeler, Abazalar, Karaçay-Malkarlar, Osetler, Çeçen-İnguşlar, Dağıstanlılar, tüm Kuzey Kafkasyalıların hepsi bu örgütlenmenin içindeydiler. Bu birlikteliği, (çok istemelerine rağmen) ne İmam Şamil ne de Çerkesya Milli Misak Meclisi fiziki ve konjüktürel olumsuzluklar yüzünden başaramamıştı.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin ulus devlet modelinin taslağını Andi Kurultayı kararlarında görmek mümkündür. Örneğin; kurultay sonuç bildirgesinin ilk maddesindeki “Kuzey Kafkasya halkları politik bir birlik oluşturur” cümlesi Kuzey Kafkasya ulusunu tanımlar. Devlet organizasyonunun federatif bir yapıda kurulacağını, bütün halkların “tam bir otonomi”ye sahip olacaklarına ilişkin maddeden anlıyoruz. Sonuç bildirgesinin 3. maddesi, ülkede demokratik-çoğulcu bir sistem oluşturmak için “iki meclisli bir parlamenter yapı” önermektedir. Andi Kurultayı delegelerinden birinin, “tüm bu kararlar hayat felsefesi, gelenek-görenek ve ortak menfaatler bakımından bir millet halinde birleşen ve kaynaşan Kuzey Kafkasyalılar için hür ve mutlu bir geleceğin kurulmasına yönelik olacaktır” sözleri tüm bu süreci özetler.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti ve diğer ülkeler ile olan ilişkileri ne durumdaydı?

Osmanlı Devleti, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni dönemsel dış politik menfaatleri gereği ve o dönemde İstanbul’da sivil ve askeri bürokrasi de etkili bir lobi gücüne sahip olan Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti’nin ulusal kaygılarla yaptığı yönlendirme ile bağımsızlık hareketini teşvik etmiştir. Ve daha sonrada Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin 11 Mayıs 1918’deki bağımsızlık ilanını da hemen tanımış, bunun peşi sıra yeni devlete ile hem askeri hem ticari antlaşma yapmıştı. Uluslararası hukuka göre büyük bir öneme sahip bu tanıma ne yazık ki yalnız kalmıştı. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni Osmanlı Devleti’nden başkası tanımadı. Bu süreç tüm Kafkas cumhuriyetleri için oldukça hazindir. Rus hegemonyasından kurtulmak isteyen ve bağımsızlık ilan eden bütün Kafkas cumhuriyetlerinin kaderi, dönemin bölgesel ve küresel güçlerinin insafına kalmıştı. Kuzey Kafkasya, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan cumhuriyetleri, İngiltere, Almanya, yıkılmamaya çalışan Osmanlı ve yeniden toparlanmaya çalışan Rusya arasındaki büyük oyunun içinde sıkışıp kalmışlardı.

Trabzon Konferansı’nda Kuzey Kafkasya Kurulu, Hüseyin Rauf Bey ve Türkiyeli Çerkeslerle birlikte. Sağdan sola: Abdulmecid Çermoy, Haydar Bammat, Muhammed Kadı Dibir, Hüseyin Rauf Bey.

Osmanlı Devleti, Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan cumhuriyetleri ile yaptığı askeri antlaşma gereği Kafkasya’ya bir kolordu gönderdi. Kafkas-İslam Ordusu adındaki kolordunun önemli bir kısmı Çerkes gönüllü birliklerinden oluşuyordu. Kafkas-İslam Ordusu, Azerbaycan’dan sonra Kuzey Kafkasya’nın Dağıstan bölgesine de girerek Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin devlet otoritesini kurmasına yardımcı oldu. Kafkas-İslam Ordusu, Mondros Antlaşması gereğince Kuzey Kafkasya’yı terk edene kadar milli birliklere büyük katkılar sağlamıştır. Yeri gelmişken bu dönemde anayurduna giderek halkının bağımsızlık çabalarına ve kaderine ortak olan tüm Çerkes gönüllülerini, İsmail Berkok ve Kazım Kap’ın şahıslarında hayırla yar etmek istiyorum. Çok kısa bir ömrü olan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin son yıllarında, Osmanlı devleti yıkılmış, merkezi iktidar İstanbul’dan Ankara’ya TBBM hükümetine geçmişti. Mustafa Kemal Hükümeti, Osmanlı Devleti’nin aksine tavrını konjüktürel sebeplerden dolayı Sovyet Hükümeti’nden yana almış, bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ve diğer Kafkas cumhuriyetleriyle (Gürcistan. Azerbaycan ve Ermenistan) ilişkisini kesmiş, Sovyet iktidarının bölgeyi işgal etmesine katkı sağlamıştır.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne yönelik “KKC, Turancılık hayalinin bir parçasıdır” eleştirileri hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Bu eleştiri, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ve öncesi tüm politik çalışmalara büyük haksızlıktır. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti bir Türk cumhuriyeti değildir. Hatta Kuzey Kafkasya’da yaşayan hiçbir etnik grubun da tek başına temsil edildiği bir yapı değildir. Devletin örgütlenme modelini yukarıda özetlemeye çalıştım. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, içinde Türk etniklerin de bulunduğu tüm Kuzey Kafkasya halklarının ortak cumhuriyeti idi. Hatta bağımsızlık sonrası bölgede kalmayı, Kuzey Kafkasyalıların ortak gelecek tasavvurlarını paylaşmayı kabul etmiş, Rus, Kazak vb. diğer etniklerin de içinde rahatça barınabileceği bir cumhuriyet tasarımı idi.

Peki, bu eleştiriler nereden çıkıyor? İki sebebi var. Biri Türkiye, bir diğeri de Sovyet Rusya kaynaklı. Birinci sebepten başlayacak olursak; Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemi, bölgesel ve küresel alt üst oluşların yoğun olarak yaşandığı bir dönemdi. İmparatorluklar çöküyor ve yeni bir dünya kuruluyordu. Osmanlı Devleti de aynı Çarlık Rusya’sı gibi çökerken, devletin sivil ve askeri bürokrasisi ve dönemin politik aktörleri, imparatorluğun enkazından en az hasarla yeniden doğmanın hesabı içindeydiler. Enver Paşa’nın Turancılık serüveni ve Türkistan seferi, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Kuvayi Milliye hareketi, enkazdan yeni bir devlet çıkarmanın projeleri idi. Osmanlı Devletinin son birkaç yılına hakim olan Turancı dış politik çizgi ile Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin var olma çabalarının konjonktürel olarak örtüşmesi sadece bir tesadüftür. Turancı akımların sonraki dönemlerde politik çalışmalarına referans aldıkları tarih tezlerinde; işlerine gelmediğinde Türk asıllı olmayan Kuzey Kafkasyalı halkları görmemeleri ya da yok saymaları, işlerinde geldiğinde de hepsini Türk kabul ederek, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni de Turan zaferlerine(!) eklemlemeleri, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne ve Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlık mücadelesine karşı olan kişi ve grupların haklı-haksız tüm eleştirilerine imkân sağlamıştır. Bunda “Soğuk Savaş” sürecinde Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlık mücadelesini, Türkçü-Turancı çevrelerle birlikte sadece Anti Rus-Anti Sovyet karşıtı bir retoriğe oturtmak zorunda kalan dönemin Çerkes entelektüellerinin de katkısı vardır.

Sovyet Rusya kaynaklı sebebe gelince; Çarlık Rusyası’nın enkazından Çarlığı yeniden diriltme hülyasındaki Denikin’in Beyaz Ordusu ile Moskova merkezini darbe ile ele geçiren ve Sovyet Rusya’yı kurmaya çalışan Lenin’in Bolşevik Partisi’nin mücadelesinde iç savaşı kazanan Kızılordu olmuştu. Merkezi Rusya’da iktidarını sağlamlaştıran Sovyet hükümeti burada durmamış, özgürleşmeye çalışan eski sömürge halklarına tüm cephelerden saldırarak, bağımsız cumhuriyetleri yıkmış ve Çarlık imparatorluğu yerine Sovyet İmparatorluğunu kurmuştu. Bu süreçte ve daha sonraki yıllarda sadece askeri gücü ve zorbalığı kullanmakla işgal altında tuttuğu toprakları zapt edemeyeceğini bilen Sovyet yönetimi, ulusal kaygılar taşıyan her türlü politik akımı (bağımsızlık yanlısı olsun, olmasın), “Burjuva Milliyetçisi”, “Pan Türkist”, “Pan İslamist” vb. kara propaganda suçlamalarıyla pasifize etmeye çalışmıştır. Ve bu yüzden Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ve özellikle Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlık mücadelesini savunan politik hareketler bu suçlamalardan her dönem yeterince nasibini almıştır.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti sona ererken Kafkasya’yı nasıl bir politik gelecek bekliyordu? Bolşeviklerin Kafkasya’ya ve Kafkasya’nın aydın, yazar, çizerlerine etkileri nasıl olmuştu?

Bolşeviklerin Kuzey Kafkasya’yı işgal etmelerinden sonra yerel Bolşevik politikacılardan başka hiçbir kimseye hayat hakkı kalmamıştı. Trajik sonları olan birkaç istisna hariç. Örneğin; Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Abhazya’yı temsil eden Simon Basariya, Sovyet işgali sonucunda Abhazya’yı terk etmemiş ama tüm politik faaliyetlerden uzak durarak uzun yıllar öğretmenlik yapmıştı. Simon Basariya, Eylül 1941’de, Alman ordularının Kuzey Kafkasya’ya doğru ilerlediği bir dönemde, 20 Abhaz aydını ile birlikte “Almanlarla işbirliği yapma ihtimali” nedeniyle tutuklandı ve kurşuna dizilerek öldürüldü.

Liberal milliyetçi ve Sosyal Demokrat politik aktörler, önce daha işgal altına girmemiş Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Meclisi’nin taşınmış bulunduğu Tiflis’e geçmişler ve politik mücadelelerini buradan sürdürmüşlerdi. Örneğin, “Ünitarist, Demokratik Rusya” hayalini uzun süre muhafaza eden ve bu yüzden Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ilanına bir süre soğuk bakan Ahmet Tsalıkattı, Merkezi Rusya’da yaşadığı büyük hayal kırıklıkları sonucu vatanına dönmüş ve bağımsızlıkçı kanat ile birlikte Tiflis’e geçmişti. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Meclisi Tiflis’te sürgün parlamentosu gibi çalışarak politik ve diplomatik mücadelesini sürdürürken, Dağıstan ve Çeçenistan’da kurulan Savunma Konseyi de Kızıl Ordu’ya karşı Haziran 1922’ye kadar askeri mücadeleyi sürdürmüştür. Daha sonraki yıllarda politik emigrasyonun en önemli aktörlerinden biri olacak olan Said Şamil de, 18 yaşında Savunma Konseyi’nin liderlik yapması için çağırdığı babası Kamil Paşa’nın (İmam Şamil’in oğlu) yerine Dağıstan’a gelmiş ve ulusal birliklerle beraber Kızılordu’ya karşı savaşmıştı. Savaşın kaybedilmesinden sonra Said Şamil’de önce Tiflis’e, sonra’da diğer politik aktörlerle beraber vatanlarını bir daha görmemek üzere terk etmek zorunda kalmışlardı.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Pşımaho Kosok, kardeşleriyle birlikte (Solda ayakta duran).Güney Kafkasya’nın da Kızılordu işgali altına girmesinden sonra burada da barınamayan ve politik literatüre “Kuzey Kafkasya Emigrasyonu” olarak geçen Kuzey Kafkasyalı politikacılar, Türkiye üzerinden (bir kısmı Türkiye’de kaldı.) Avrupa’ya geçerek ömürlerinin sonuna kadar çalışmalarını Paris, Prag, Varşova ve Berlin gibi merkezlerde sürdürdüler. “Kuzey Kafkasya Emigrasyonu”nun büyük bir kısmı Türkiye’de barınamamıştı. Bununda sebebi de Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan Ankara Antlaşmasıdır. Bu antlaşma ile her iki ülke birbirine karşı bağımsızlık hareketi yapacak grupları etkisiz hale getireceklerini garanti ediyorlardı. Bundan dolayı da Türkiye, Kafkasya’dan gelen politik mültecilerin önüne hiç bir faaliyette bulunmama ve politik hayattan çekilme seçeneği ile Türkiye’yi terk etme seçeneğini koyuyor. Pşımaho Kotse, Mikail Halil gibi bir kısım mülteci bu şartları kabul ediyor ve Türkiye’de kalıyorlar. Türkiye’de kalanların büyük bir kısmı 1950’li yılların başına kadar politik açıdan oldukça pasif ve sosyal açıdan da maddi ve manevi sıkıntıların hat safhada olduğu meşakkatli bir hayat yaşıyorlar. Buna en çarpıcı örnek, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin ikinci devlet başkanı Pşımaho Kotse’nin ibretlik yaşamıdır.

Kuzey Kafkasya’nın 1922 yılının ortalarında Sovyet Rusya egemenliğine girmesinden sonra Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti toprakları, 1924 yılında “parçala ve hükmet” taktiği ile tasarlanan idari bölgelere parçalanmıştı. Küçük değişikliklerle günümüze kadar gelen bu düzenleme, son yıllarda daha da kötüleşerek Rusya Federasyonu içinde de devam etmektedir. Kuzey Kafkasya’nın idari yönden parçalanmasının yanı sıra bölgede ortak özellikler taşıyan tüm kurumlarda 1930’lu yıllarda sırasıyla ortadan kaldırıldılar. Örneğin “Bilimsel Araştırma Enstitüleri Merkezi”, “Kuzey Kafkasya Araştırma Enstitüsü” “Kuzey Kafkasya Müzeleri” ve “Kuzey Kafkas Alfabelerini Birleştirme Komitesi”nin gibi. Barasbi Baytugan bir yazısında, komitenin kapatılmasını “Kuzey Kafkasya Birliği’ne indirilmiş en büyük darbedir” diyerek eleştirir. Bu komite, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş gerekçesiyle sadece birbirine yakın akraba diller için değil (ki esas itibariyle bir bütün olarak Kuzey Kafkas dilleri öyledir), aynı zamanda aynı dilin lehçeleri için de birbirine hiç de benzemeyen Latinleştirilmiş alfabeler düzenlenmişti. Buna en güzel örnek üç “otonomi”ye bölünen Adigeler gösterilebilir: Bu tek halkın her üç kısmı da ana dillerinde kendilerini “Adige”, dillerini de “Adiğabze” (Adige dili) diye isimlendiriyorlardı. Buna rağmen küçük lehçe farklılıklarından faydalanılarak her biri için ayrı, birbirine benzemeyen alfabeler ve bunun sonucu olarak da üç “edebi dil” oluşturulmuştu. 1930’ların sonunda Latin alfabesinin Rus alfabesiyle değiştirilmesi sırasında da aynı durum korunmuştur. Sovyet rejiminin bu yıllarda Kuzey Kafkasya’ya vurduğu son darbe yine insan kaynaklarına olmuştur. Rejimin yerleşmesine pasif veya aktif direniş gösteren binlerce sıradan insan öldürüldü veya Sibirya’ya sürüldüler. Bu yetmedi. Kızılordu’nun Kuzey Kafkasya’ya yerleşmesinde aktif rol alan yerli milli Bolşeviklerin tamamı 1930’lu yıllarda “burjuva milliyetçisi vb. ithamlarla yok edildiler.

Soruyu tersten sormak gerekir. Kafkasya’daki gelişmeler diasporayı değil, Kafkas diasporası Kuzey Kafkasya’yı etkilemiştir. Politik gelecek tasavvuru ve öngörü açısından Osmanlı Kafkas diasporası son derece uzak görüşlüydü ve de gelecek günlere daha hazırlıklıydı. 1910’lı yıllarda Çarlığın yıkılması ihtimaline karşı çıkabilecek fırsatlar ve Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı fikri dönemin ilk diaspora örgütlenmesi olan “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”nin ana gündem maddesi idi. Cemiyet, özellikle Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, tüm Kafkas diasporası adına üzerine düşen belirleyici görevi eksiksiz yerine getirdi. Lobi gücünü yeni kurulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin tanınması ve destek verilmesi yönünde kullandı. Kafkasya’nın bağımsızlığı konusunu Milletler Cemiyeti’ne taşımak ve destek sağlamak düşüncesiyle çeşitli resmi ziyaretler yapıldı. Uluslararası konferanslara katıldılar.

“Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” ve altındaki diğer örgütlenmeler sadece bu konu da değil, eğitim, kültür ve ekonomik alanlarda da hem Kuzey Kafkasya’ya hem de Kafkas diasporasına önderlik yapmıştır. İstanbul’da, Qhuaze adıyla dünyadaki ilk Adigece gazete yayınlanmış, Adigece ve Abhazca alfabeler bastırılmıştır. Kadim Çerkesya topraklarında okullar açılmış ve bu okulların öğretmen, kitap v.b. ihtiyaçları karşılanmıştır. Bu konuda biraz detay bilgi verecek olursak; öğretmen olarak gönderilen Tsağo Nuri, Bütbe Mustafa, Neğuç Yusuf Suat, Hıdzelt İbrahim, Dığune Akif, Gusar Muhammed Zahed, Tletseruk Harun v.b. kişiler bölge halkının eğitimi ve ulusal bilinçlenmesinde etkin bir rol oynamışlardır. 1910 yılında Kafkasya’ya gönderilen ilk öğretmen olan İbrahim Xıdzelt, Kuban bölgesinde Penexes köyünde altı sınıflı özel bir okul açmıştır. Okuldaki dersler Adigece okutuluyor, üçüncü sınıftan itibaren Rusça dersler de veriliyordu. Taxhtemquey’da da bir ilkokul açılmıştı. 1919 yılında Nalçik’e gönderilen Tsağo Nuri, burada bir lise bir de öğretmen okulu açmış ve Kafkasya’da yayınlanan ilk Adigece gazete olan “Adige Makh”(Adige Sesi)ı yayınlamıştı. Ekonomik alanda da hem Kuzey Kafkasya’da hem de diasporanın yaşadığı yerleşim yerlerinde yeni teknik ve teknolojilere desteklenmiş tarım projeleri ve küçük sanayi işletmelerinin kurulması gibi çalışmalar planlanıyordu.

Diaspora geçmişi açısından ve bu kadroların siyasi mücadele eksenlerini anlamak açısından KDHP hakkında neler diyebiliriz? Nasıl bir siyasi mücadele ekseni çizmişlerdi? Bu mücadele ekseni diasporaya nasıl etki etti?

Kafkasya Dağlılara Halk Partisi’ne gelmeden önce bir süreç ve ön örgütlenme dönemi var. Avrupa’ya geçen politik emigrasyon, Paris’te KKC eski Dışişleri Bakanı Haydar Bammat’ın öncülüğünde kurulan “Kavkaz” grubunun ve Varşova’da kurulan “Promethe” hareketinin çevresinde toplanmışlardı. Kuzey Kafkasyalı mültecilerin iki farklı merkezde toplanmalarının en önemli sebebi, dönemin sosyo-politik atmosferine uygun farklı politik çizgilere sahip olmalarıydı. Daha heterojen bir grup olan “Promethe” hareketi, ağırlıklı olarak sosyal demokrat ve liberal düşünceye sahip kişilerden oluşuyordu. Paris’teki “Kavkaz” grubu ise daha sağ bir çizgide idi. “Kavkaz” grubu II. Dünya Savaşı’na doğru özellikle Almanya ve İtalya’da yükselen Nasyonal Sosyalist bir çizgiye oturacaktır. Her iki örgütlenmede salt Kuzey Kafkasyalılardan oluşmuyordu. “Sovyet Doğu Halkları” veya “Rusya Mahkumu Milletler Bloğu” şeklinde tanımlanan tüm eski sömürge halklarının temsilcileri bu grupların içerisinde bulunuyordu. (Ermeniler hariç) Kuzey Kafkasyalı mültecilerin bir kısmı öncelikle Prag’da bulunuyorlarsa da KDHP’nin kuruluşu ile birlikte büyük bir kısmı Varşova’da toplanmıştır. Kuzey Kafkasya Emigrasyonu, “Promethe” hareketi içinde Said Şamil’in kuruculuğunu yaptığı Kafkasya Dağlılara Halk Partisi ile temsil olunmuştu. Yine Kuzey Kafkasya emigrasyonun en önemli kişiliklerinden olan Ahmet Tsalıkattı’da, ölümüne kadar bu örgütlenmenin içinde bulunmuş, manevi önderlik yapmış ve katkı sağlamıştı.

1926 yılında kurulan Kafkasya Dağlılara Halk Partisi, “Promethe” hareketi ile birlikte Pilsudski liderliğindeki Polonya tarafında maddi ve manevi olarak destekleniyordu. Tarihsel kökleri bulunan Kafkasya-Polonya dostluğunun yeni bir tezahürüydü bu. KDHP, 1939 yılına kadar faaliyetlerini sürdürdü. Nazi Almanya’sı 1939’da Polonya’yı işgal edince parti çalışamaz hale geldi ve kadroları Varşova’yı terk etmek zorunda kaldı. Başta İstanbul olmak üzere dünyanın her tarafından toplanan Kafkasya konulu çeşitli dillerdeki tüm yazılı arşiv ve Kafkas Milli Kütüphanesi Alman bombardımanında yok oldu.

Kafkas diasporası tarihinin ilk partisi olan KDHP, 13 yıllık ömrü içinde Kuzey Kafkasya politik tarihi için silinemez izler bıraktı. KDHP, Andi Kurultayı’nı (“II. Genel Kuzey Kafkasya Kongresi” – 18 Eylül 1917) referans alarak Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin yeniden kurulmasını hedeflemişti. Parti’nin programı bu hedefe göre hazırlanmış, politik ve diplomatik çalışmalar ve örgütlenmeler bu hedefe göre yapılmıştı. Türkiye hariç o dönem Kafkas diasporalarının bulunduğu bütün ülkelerdeki ulusal örgütlenmelerin altında parti yatıyordu. Mısır’da, Suriye’de ve Ürdün’de kurulan ilk Kafkas derneklerin kurucusu KDHP’dir. Aynı dönemde İslam Konferansı’nda Kuzey Kafkasya’ya yönelik ve Sovyet Rusya aleyhine ne kadar karar çıkmış ise hepsinin altında yine Sait Şamil ve KDHP vardır. Parti, çalışmalarını yaymak ve dünya kamuoyuna tanıtmak için sürekli dergiler yayınlıyordu. Dergi, Avrupa ve ABD’de Kuzey Kafkasyalı politik mültecilerin bulunduğu tüm şehirlere, Türkiye’ye, Mısır’a, Suriye’ye ve Ürdün’e gönderiliyordu. Bugün İsrail sınırları içinde bulunan Kfar-Kama ve Reyhaniye köylerine bile gönderilen derginin sürekli sokulamadığı tek ülke ne hazin ki Türkiye idi. Dergiler Türkiye’ye giren ilk sayısından sonra hemen yasaklanıyordu. KDHP’nin yayın organı dergilerin 11 yıllık yayın sürecine bakılacak olursa, bir sene içinde farklı isimde 3-4 dergi görürsünüz. Bunun sebebi Türkiye’deki yasak duvarını aşmaktı. Dergiler, binbir zorlukla Türkiye’ye giriyordu ama hedeflediği tabana ulaşamıyor ve örgütlenme gerçekleştiremiyordu. KDHP’yi ve yayın organlarını İsmail Berkok, Tevfik Çiper, Ahmet Ali Şurdum gibi o dönemin belli başlı Çerkes entelektüelleri takip ediyorlardı.

1940’lara gelindiğinde Avrupa II. Dünya Savaş’ına girmiş durumda, Rusya savaşın içerisinde, Almanlar Kafkasya’ya kadar geliyorlar. Bütün bu olayların Kuzey Kafkasya emigrasyonunun sürdürdüğü mücadeleye etkileri neler olmuştu? Kuzey Kafkasya Milli Komitesi nasıl oluşmuştu?

KDHP’nin dağıtılmasından sonra Varşova’daki tüm kadro çeşitli ülkelere dağıldı. Bir kısmı Türkiye’ye geldi, bir kısmı ise Avrupa’da Nazilerin etkisinin olmadığı merkezlere geçtiler. Nazi Almanyası, etkisi altında tuttuğu tüm bölgelerde Kuzey Kafkasya emigrasyonunun faaliyette bulunmasını 1942 Nisan’ına kadar engellemiştir. 1941 Haziran’ında Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırması ve kısa sürede Ukrayna’yı geçerek Kuzey Kafkasya’ya kadar ulaşması, bu sırada birkaç milyon Sovyet askerini esir alması, Nazi makamlarının “Sovyet Doğu Halkları”na olan soğuk bakışını mecburen değiştirdi. Bunda Alman Doğu Bakanlığı ve Karşı İstihbarat Teşkilatı temsilcilerinin etkisi vardır. Onlar, Alman ordusunun muhalefetine rağmen başlarına büyük bir bela olan ve sayıları gün geçtikçe artan Sovyet esir askerinden lejyoner birliklerinin kurulmasını ve Kızılordu’ya karşı kullanılmasını istiyorlardı. Bu konuların görüşülmesi için Alman Dışişleri Bakanlığı, Sovyetler Birliği’ni oluşturan tüm halkların politik mülteci gruplarının temsilcilerini 1942 Nisan’ında Berlin’e davet etti. “Adloniade” otelinde yapılar toplantılar aylarca devam etti. Kuzey Kafkas emigrasyonunun hayatta kalan temsilcilerinden önemli bir kısmı da bu toplantılara katıldılar. Örneğin politik çalışmalardan uzun bir süredir uzak duran Said Şamil Türkiye’den, Haydar Bammat Paris’ten katıldılar. Tüm mülteci grupları Almanlarla yapılacak işbirliği sonunda, ülkelerine kavuşacaklarını ve bağımsız bir devlet kuracaklarını varsayıyorlardı. Almanlar ise özellikle Slavlar haricindeki “Sovyet Doğu Halkları”nı ikinci sınıf insan olarak görüyor ve onlara ancak manda yönetimi vaat ediyordu. “Adloniade” müzakereleri Kuzey Kafkasyalı liderler için hayal kırıklığı ile sona ermiştir. Toplantıları ilk terk eden Haydar Bammat olmuştur. Araştırmacı Patrik von zur Mühlen, Bammat’ın ayrılışını fazla ayrıntı vermeden “özel ve politik anlaşmazlıklar” yüzünden olduğu belirtir. Ama ben en önemli gerekçenin Almanların “Sovyet Doğu Halkları”na bağımsız devlet kurma sözünü vermemesi ve sürüncemede bırakması olduğuna inanıyorum. Kuzey Kafkasya Milli Komitesi bu şartlar altında ve esir kamplarında çok ağır şartlar altında bulunan savaş esiri hemşehrilerine yardımcı olmak amacıyla 1942 yazında kuruldu. Komite’nin başkanlığına Berlin’de ikamet eden Ahmet Nabi Magoma, sekreterliğine Ali Han Kandemir getirildi. Komitede, Said Şamil, Barasbi Baytugan, Aytek Namitok, General Sultan Kılıç Girey ve Tausultan Şakman vb. gibi politik aktörlerde görev almışlardır. Sait Şamil, Almanların kendi duruşlarından hiçbir şekilde taviz vermemesi ve bağımsız Kuzey Kafkasya planını kabul etmemesi üzerine, daha fazla dayanamayıp 1942 sonbaharında komiteden istifa etmiş, Almanya’dan ayrılarak Türkiye’ye dönmüştür. Ulusal hedefleri minimize edilmiş ve Nazi Almanyası makamlarına eklemlenmiş Kuzey Kafkasya Milli Komitesi, yaşadığı kan kaybıyla birlikte, II. Dünya Savaşı bitinceye kadar çalışmalarını sürdürmüştür.

Kuzey Kafkasya Milli Komitesi’nin bu dönemdeki çalışmalarını iki bölümde incelemek gerekir. Birinci bölümde insani yardım çalışmaları vardır. Komite, Kuzey Kafkas Lejyonu’nun kurulmasına yardımcı olurken, ulaşabildiği binlerce savaş esiri hemşehrilerinin yaşam şartlarını iyileştirmeye çalışmıştır. Bu sayede esir kamplarında açlıktan ve salgın hastalıklardan ölmek üzere olan binlerce Kuzey Kafkasyalı esir askeri ölümden kurtarmışlardır. Komite’nin bir diğer önemli insani yardım çalışması ise savaş sonundadır. Yalta Antlaşması gereğince eski Sovyet vatandaşı savaş esirleri Sovyetler Birliği’ne iadesi gerekiyordu. Bu binlerce Kuzey Kafkasyalı savaş esirinin yanı sıra, Almanların Kuzey Kafkasya’dan geri çekilişi sırasında Kızılordu’nun şerrinden korkarak vatanlarını terk eden onbeşbin Kuzey Kafkasyalıyı da (çoğunluğu Adige) kapsıyordu. Komite herkesin bildiği “Drau Faciası”nı önleyemedi ama mültecilerden binlercesini Sovyetlere teslim edilmekten kurtararak ABD, Avustralya, Türkiye ve yakın doğu ülkelerine geçmesini sağladılar.

İkinci bölüm çalışma ise, Nazi makamlarının izin sınırlarını zorlayarak yaptıkları politik çalışmalardır. Burada kayda değer tek çalışma diğer Kafkas milli komiteleri ile ortak hareket ederek 1944 Ekim’inde “Kafkas Şurası”nı kurmalarıdır. Nazi Almanyası’nın milli komiteleri hiçbir zaman ulusal muhataplar olarak görmemesi ve onları sıradan “komisyonlar” olarak tanıması savaşın son aylarında değişmiş ve milli komitelerce yapılan başvuru üzerine Kafkasya devletlerinin bağımsızlığı tanınmıştır. Traji-komik bu sonucun uluslararası ilişkiler düzeyinde hiç anlamı yoktur. Çünkü Nazi Almanyası’nı da artık kimse tanımamaktadır.

II. Dünya Savaşı’nın sonuçları Kuzey Kafkasyalıları nasıl etkiledi? Emigrasyon II. Dünya Savaşı’ndan sonra mücadelesini nasıl yürüttü?

Kuzey Kafkasya Milli Komitesi’nin 1945 sonlarında dağılmasından sonra kaydeğer yeni bir mülteci örgütlenmesi – Münih’deki Almanya İslam Cemiyeti’ni saymazsak – 1951 yılına kadar yoktur. Bunun da sebebi yine yeni dünya konjonktürü. II. Dünya Savaşı galibi müttefik kuvvetlerin 1945 – 1947 yılları arasında süren balayı döneminden sonra, Orta, Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da artan Sovyet etkisine karşı Batı Dünyası da karşı hamlelerde bulunmaya başlamış, bu da Sovyetler Birliği ile Batı Dünyası arasındaki ideolojik, politik, askeri ve ekonomik kamplaşmayı derinleştirmiş, soğuk savaş denilen yeni bir süreci başlatmıştır. Soğuk savaş dönemi, Sovyet Rusya’nın kuruluşundan beri anti Rus ve Sovyetik cephede bulunan mülteci örgütlerinin yeniden uyandırılmasına vesile olmuştur. Mülteci örgütleri, 8-10 yıl önce Nazi Almanyası ile kurmak zorunda kaldıkları edilgen ilişkiyi bu sefer başta ABD olmak üzere Batı dünyası ülkeleri ile de kurmak zorunda kaldılar. Bu pozisyon maalesef taban desteği olmayan (veya olamayan) maddi ve manevi güçleri oldukça kısıtlı mülteci örgütlenmeleri için kaçınılmaz bir pozisyondur. Ben bunu planör veya yelkenli gemi sürücülerinin kaderine benzetiyorum. Mülteci örgütleri, hedefine ulaşmak için uygun rüzgârı ve hava şartlarını bekleyen ve ancak uygun rüzgârın ve hava şartlarının izin verdiği ölçüde yol alabilen taşıtlar gibi sürüklenmişler.

Kafkasya Milli Komitesi, altı yıl aradan sonra 1951 Ağustos’unda Münih’te toplanan “Kuzey Kafkasya Mültecileri Kongresi”nde yeniden kuruldu. Ahmet Nabi Magoma, komitenin başkanlığına, Ramazan Traho ise sekreterliğine seçilmişti. Ramazan Traho’nun 1953 yılında vefat etmesi üzerine, bu görevi Barasbi Baytugan üstlenmiştir. Komite, aralıklarla da olsa Türkçe-Rusça ve İngilizce dillerinde “Kafkasya” adında dergi çıkardı, dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış bulunan Kafkas emigrasyonunu toparlamak ve organize etmek amacıyla örgütlenme çalışmalarına başladı ve 1952 yılına kadar dokuz ülkede temsilcilikler açtı. Komite, dönemin etkili politik ve sosyal kuruluşlarının toplantılarına katıldı, çeşitli memorandumlar verdi, “Kafkasya Problemi”ni BM örgütüne kadar taşıdı. Ayrıca çeşitli ülkelerde yaşam mücadelesi veren mültecilere insani yardımlarda bulundu.

1951 tarihi Türkiye Kafkas diasporası için de önemli bir gündür. Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti ve alt örgütlenmelerinden sonra, ilk defa 1951 yılında İstanbul’da Kafkas örgütlenmesi kurulmuştu. Kurucuları arasında Pşımakho Kotse, Wassan Giray Cabağı, Aytek Namitok, Said Şamil gibi Kafkas emigrasyonunun liderlerinin de bulunduğu örgütlenme, Kuzey Kafkasyalılar Türk Kültür ve Yardım Derneği adındaydı. Bir süre sonra adını Kafkasyalılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ne, 1996 yılında ise Birleşik Kafkasya Derneği’ne çeviren bu ilk örgütlenmeyi, 1952 yılında kurulan Bağlarbaşı Kafkas Kültür Derneği ve 1961 yılında kurulan Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği ve diğer dernekler takip etmişti.

Kuzey Kafkasya Milli Komitesi, Sovyetler Birliği’ni yıkarak yeniden “Büyük ve Bölünmez Rusya”yı kurmak arzusunda olan “Rusya Halklarının Kurtuluş Şurası” tarafından 7 Kasım 1951 tarihinde, anti Sovyet Cephe kurmak için düzenlenen ve Sovyet işgali altındaki tüm etnik göçmen grupların temsilcilerinin davet edildiği Wiesbaden Konferansı’na, “tam bağımsızlık isteklerinden kesinlikle taviz vermeyeceklerini belirterek” katılmadı. 1942 yılı sonbaharında itibaren Kuzey Kafkasya Milli Komitesinden uzak duran Sait Şamil ise davet edildiği Wiesbaden Konferansı’na katıldı ama toplantıdan yine büyük hayal kırıklığıyla ayrıldı. Wiesbaden Konferansı’nın arkasında ABD ve İngiltere vardı. Komite’nin konferanstan uzak durması, komitenin yeniden kuruluşuna destek veren ABD ve İngiltere’nin hoşuna gitmedi ve desteklerini geri çektiler. Komite çalışmalarını 1954 yılının ilk aylarına kadar sürdürdü. Milli Komite, Paris Bloğu (Sovyet Mahkûmu Milletlerin Kurtuluş Birliği) ve Sovyetler Birliği’ni Öğrenme Enstitüsü gibi anti-Sovyet organizasyonların çalışmalarına da destek vermiş, Milli Komite üyelerinin birçoğu bu organizasyonların içinde aktif olarak yer almışlardır.

1954 yılından 1960 yılına kadar aktif çalışmaların ara veren komite, 1960 yılından itibaren tekrar aktif faaliyete geçmiş, Münih’teki Milli Komite’nin yanı sıra İstanbul’da da Aytek Namitok başkanlığında bir Milli Komite daha oluşturulmuştur. Münih’deki Kuzey Kafkasya Milli Komitesi başkanı Ahmet Nabi Magoma’nın 1961‘de, Ali Han Kandemir ise 1963 yılında ölümü üzerine, Milli Komite’nin tüm yükü Barasbi Baytugan’ın omuzlarına kalmıştır. 1964 yılı başında Barasbi Baytugan ve Hasan Kassey’in yönetiminde Münih’te birkaç sayı Rusça çıkarılan “Obedınennıy Kavkaz” (Birleşik Kafkasya) Dergisi, Baytugan’ın Türkiye’ye yerleşmesi sonucu yayın hayatına Ağustos 1964’den itibaren Türkçe olarak Yılmaz Nevruz yönetiminde devam etmiş ve 1968 yılına kadar yayınlanmıştır.

İstanbul Kuzey Kafkasya Milli Komitesi’de Kafkasya Problemi’nin Uluslararası kamuoyunda duyurabilmek için memorandumlar yayınlamış, uluslararası kongrelere katılmışlardır. Örneğin Temmuz 1962’de Milli Komite genel sekreteri görevinde bulunan Mustafa Zihni Hızal, Paris Bloğu”nun Münih’de toplanan Kongresine Kuzey Kafkasya Milli Komitesi adına katılmıştır. Aytek Namitok’un 1963, Ramazan Traho ve Mustafa Zihni Hızal’ın 1964 yılında ölümü üzerine, kadro açısından daha da sıkıntıya düşen milli komiteler, 1960 yılların ortalarından itibaren aktif çalışmalarına son vermişlerdir. Komitenin son yıllarında görev alan Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği kurucu başkanı Mustafa Zihni Hızal ve politik çalışmaları KDHP’den itibaren destekleyen Tevfik Çiper ve Yılmaz Nevruz gibi çok az sayıdaki kişiler diğer komite üyelerinden farklı olarak, 1864 sürgününün çocuklarıydılar. Komite varlığını sürdürebilmesi için Türkiye diasporasının yeni kuşaklarıyla desteklenmeliydi. Ama bu başarılamadı. Komiteler politik mücadeledeki mirasını, 1951 yılından itibaren kurulan ve günümüze kadar gelen Kafkas sivil toplum kuruluşlarına bırakarak tarih sahnesinden çekildiler.

1989 sonrası süreçle 1917 sonrası süreç birbirine şaşırtıcı şekilde çok benziyor. İdealler, gelecek tasavvuru ve hayal kırıklıkları. Her iki dönemin ilk göze çarpan özelliği, ortak ideal ve gelecek tasavvuru. 1917 sonrasında Terekkale ve Andi kurultayları ile dünyaya deklere edilen ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ile somutlaşan Kuzey Kafkasya’nın Birliği ve Bağımsızlığı ideali, 1989 sonrası Sohum’da kurulan Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu ile yeniden ortaya çıkmıştı. Kafkas Halkları Konfederasyonu, 1991 yılında yaptıkları üçüncü kongreyi, Terekkale ve Andi kurultaylarının devamı olarak görmüş ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin yedi yıldızlı bayrağını 1990’lı yıllara taşımıştı.

Her iki dönemin birbirine benzeyen ikinci özelliği fiili iktidar süreleri ve ömürleri. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti de, Kafkas Halkları Konfederasyonu da 3 ila 5 yıllık bir ömre sahip idiler. Her iki örgütlenmede yıkılan imparatorlukların (Çarlık Rusyası ve Sovyet Rusyası) enkazından çıkmış, imparatorluk merkezlerinin sömürge topraklarındaki güç ve otorite kaybından azami ölçüde yararlanmışlardır. Moskova’nın yeni bir örgütlenme ile gücünü ve iktidarını yeniden toparlaması sonucuna paralel, KKC ve KHK güç ve otorite kaybetmiştir.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ve Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun önlerine çıkan tarihsel fırsatı sonuna kadar kullanamamalarının ve sonuç alamamalarının birçok sebebi var. Birinci sebep, ön hazırlık dönemlerinin olmaması.1917 dönemine bakacak olursak, 1905’den itibaren Çarlık Rusya’sının yakın bir gelecek içinde yıkılabileceği az çok belli oluyordu. 1917 sonrası politik mücadelenin önderleri, Petersburg’da ve Moskova’da okuyan, az çok politik mücadele pratiği gelişen ve Kafkasya’ya dönen öğrenciler idi. Bunlar, Kafkasya’daki hazır bir örgütlenmenin yönlendirmesi ve motivasyonuyla okuyan kişiler değildi. Bu konuda Kafkas diasporası şaşırtıcı bir şekilde daha hazırlıklı ve donanımlıydı. 1908 yılında kurulan Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti, ilk günlerinden itibaren Kafkasya’nın geleceğine yönelik birçok projeyi hayata geçirmeye çalışmış, ÇİTC temsilcileri daha 1916 yılında Lozan’daki “III. Milliyetler Konferansı”nda Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığını masaya yatırmıştı. Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti’nin bir benzerinin daha o yıllarda Kuzey Kafkasya’da da olması gerekliydi. Merkezi Rusya’daki 1905 devriminin pozitif etkileri Kuzey Kafkasya’da 8-10 yıl sonra hissedilmeye başlamıştı. Bu dönemde Kuzey Kafkasya’nın ilk kültürel ve sosyo-politik örgütlenmesi sayılabilecek olan “Çerkes Yardımlaşma Derneği” 1911-1912 yıllarında, Krasnodar’da Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti’nin maddi ve manevi desteği ile Pşımakho Kotse ve arkadaşlarınca kurulmuştu. 1989 sonrası içinde aynı hazırlıksızlık geçerlidir. Bu sefer hem Kuzey Kafkasya, hem de Kafkas diasporası büyük bir ataletsizlik içindeydi. SSCB’yi dünyadan yalıtan meşhur demirperde, tüm Kuzey Kafkasyalılarında zihnini kuşatmıştı. SSCB’nin sonsuza kadar var olacağını ve Kuzey Kafkasyalıların da bu mutlu ve huzurlu sosyalist ülkede zaten sorunsuzca yaşadığını ve varlığını sürdürdüğünü hem anavatanda hem de diasporalarda söyleyenleri bir kenara bırakıyorum. Özellikle Kafkas diasporalarında Sovyet Rusya’nın yıkılacağını haklı olarak varsayanlar, hamasi anti-Rus ve anti-komünist propagandanın ötesinde hiçbir somut hazırlığın içinde değildiler.

Her iki dönemin birbirine benzeyen üçüncü özelliği ulusal kadroların zihnindeki karışıklıklar, tereddütler ve zaman kaybettirici tartışmalar. 1917’de Terekkale’de ve Andi’de halk temsilcileri geleceklerini tartışırken tereddütleri ve ihtiyatları yüzünden federatif bir Rusya ile birlik opsiyonuna oldukça uzun bir süre zaman tanıdılar ve bence gecikmeli olarak bağımsızlık opsiyonuna geçtiler. Örneğin Ahmet Tsalıkattı’nın 1919 ortalarına kadar merkezi Rusya politikalarından medet umması, propaganda ve örgütlenme yeteneğini Sovyet kanadında harcayarak en kritik zamanları boşa geçirmesi trajiktir.

1991’de Kafkas Halkları Konfederasyonu da kongrelerinde aynı benzer tereddütleri yaşamış ve benzer tartışmaları yapmıştı. KHK başkanı Musa Şenibe’nin önderliğini yaptığı “demokratik fedaralistler” adını takabileceğimiz grup, Rusya’nın demokratikleşebileceğini, bu yüzden birleşik Kafkasya’nın demokratik federal Rusya içinde de olabileceğini iddia ediyorlardı. Kafkas Halkları Konfederasyonu’na 1993 sonlarına kadar bağımsızlık yanlısı rengini veren ikinci grup ise önderliğini KHK başkan yardımcısı Zelimhan Yandarbiy’in yaptığı BART’cılardı. Bartçılar ve onları destekleyen Adige Khase üyelerinin bir kısmı, Kafkas Halkları Konfederasyonu’nu oluşturan cumhuriyetlerin federal bir devlet biçiminde birleşmelerini ve Rusya’dan ayrılarak, bağımsızlıklarını ilan etmelerini istiyorlardı. Şunu da yeri gelmiş iken belirtmek ve altını çizmek lazım. Totaliter bir yönetim altındaki Kuzey Kafkasya için 1989 sonrası ilk ciddi toplumsal hareketlilikler BART ve Adige Khase gibi örgütlerle başlamıştır. Kurucuları arasında Zelimhan Yandarbiy, Seyit Hasan Ebumüslim, İsa Arsemik gibi dönemin en önemli Çeçen aktivistlerinin bulunduğu BART örgütlenmesi Kuzey Kafkasya’nın geleceği konusunda kafası en net durumda olan örgütlenmeydi. Onlar, karşılarına tarihsel bir fırsatın çıktığını iddia ediyorlar; gecikmenin, tereddüdün ve zaman kaybının merkezi Rusya’ya yarayacağını düşünerek -hemen şimdi- bağımsızlık istiyorlardı. BART’ın Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun kuruluşuna ve Vaynah Demokratik Partisi aracılığıyla da Çeçenya’nın bağımsızlığına büyük katkısı vardır.

Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun güç kaybetmesinde ve dağılmasında Moskova’nın ağır baskılarının yanı sıra örgütteki ikili yapının büyük etkisi vardır. Abhaz-Gürcü savaşında beraberce hareket edebilen ve KHK’nın tüm gücünü Abhaz kardeşlerine Seyit Hasan Ebumüslimsunan iki grup, Çeçen-Rus savaşı başladığında aynı başarıyı gösteremedi. Konfederasyon burada ikili zihniyetinden dolayı duraksadı ve Şenibe’nin grubu Rusya’ya karşı mücadelede pasif kaldı. Konfederasyonun bağımsızlıkçı kanadının mensupları da merkezi Rusya’nın ve yerel yönetimlerin maddi ve manevi ağır baskıları yüzünden ya yok edildiler ya da aktif politikadan çekildiler. Vaynah Demokratik Partisi’ne dönüşen BART grubu da Rus ordusunun saldırısına uğrayan ülkeleri Çeçenya’yı savunmaya çalıştılar. Bu süreç bu güne kadar Konfederasyon’un dağılmasının yanı sıra, Çeçenya’nın yeniden işgaline ve zorla Rusya topraklarına katılmasına, Abhazya’nın Rusya güdümüne girmesine ve tüm Kuzey Kafkasya’nın depolitize edilmesine sebep oldu. Yani tekrar başa döndük. Fasit dairenin başına, sömürge yaşamına.

Her iki dönemin birbirinden farklı yönü de vardı. Anavatan ve diasporasının etkileşimindeki roller değişmişti. 1917 döneminde Kafkas diasporası daha hazır, daha donanımlıydı. Kuzey Kafkasya politik mücadelesine yol göstericiliği yapmışlar ve elde edilen kazanımlara büyük katkılar sunmuşlardı. 1989 sonrası dönemde ise aktif olan Kuzey Kafkasya idi. Diasporalar Kuzey Kafkasya politik yaşamının göstergelerine göre biçim ve tavır aldılar. Kafkas Halkları Konfederasyonu, Abhaz-Gürcü Savaşı, Çeçen-Rus Savaşı ve sonraki gelişmeler, özellikle Türkiye Kafkas diasporası örgütlerinin unuttuğu “Kafkasya Problemi”ni, yeniden gündeme soktu. 1989 sonrası gelişmeler, Türkiye Kafkas diasporası örgütlerinin en azından bir kısmında hareketlenmelere, yeni yol arayışlarına, tarihi yeniden okumaya ve keşfetmeye ve ayrışmaya sebep oldu. Bu hareketliliklerin hepsi, çok uzun süren atalet döneminden sonra inşallah olumlu bir sürece doğru evrilir.

Son olarak, 90’lardan sonra Kafkasya pek çok yeni tecrübeler yaşadı. KHK, Abhazya savaşı, Çeçen savaşı, DÇB vb. gibi. Günümüze geldiğimizde bütün bu süreçler sonucunda gelecekten umutlu musunuz? Sizce Kafkasya’yı ve Kafkasyalıları nasıl bir gelecek bekliyor? Kafkasyalılar tarihe nasıl geri dönecekler?

Şu anda Kuzey Kafkasya’da sadece merkezi Rusya’nın ve yerel yönetimlerin çizdiği kırmızı çizgiler içinde hareket edebilen birbirlerine rakip ya da düşman mikro milliyetçi örgütlenmeler boy gösterebiliyor. Kafkas diasporaları da anavatandan yansıyan gölgeler ile oyalanıyor. Kuzey Kafkasya Dünyası üzerine çöken karabasanın altında uyuşmuş bir durumda. Ama her şeye rağmen bu konuda biraz sabırlı, ihtiyatlı ve ümitvar olmalıyız. Ulusal hedefleri minimalize edilmiş ya da mikro milliyetçi insiyaklarla sulandırılmış hareketlerin veya uluslararası bağlantılı insan hakları vb. örgütlerinin içinde varlıklarını sürdürmeye çalışan 1989 sonrasının idealist kadrolarından geriye kalanlar ve onların izini takip edecek genç kuşaklar, bu fasit daireyi mutlaka kıracaklardır. Diasporalarda üzerlerindeki ölü toprağını atacak, yeni Hüseyin Tosun Şhaplı’larını, Mehmet Fetgerey Şoenu’larını, İsmail Berkok’larını, Aziz Meker’lerini çıkaracaktır. Bu açıdan gelecek günlerden umutlu olmak lazım. Gelecek beklentileri ve hayalleri olmayan insanın yaşama amacı kalmaz. Eski Adigeler, “ümit olmayınca at koşmaz” derlerdi. Kuzey Kafkasya’nın ve diasporalarının depolitize bir kitleden oluşması, olumsuz sosyo-politik şartlar ve geçmişteki başarısızlıkların hiçbirisi umudumuzun tükenmesine sebep olmamalıdır. Karşımıza 1917 veya 1989 sonrasına benzeyen bir fırsatın bir daha çıkmayacağını kim söyleyebilir? Rusya, Çarlık döneminden beri yaptığı tüm makyajlara ve estetik operasyonlara rağmen aynı devlet mekanizmasını hala sürdürmektedir. Bu bizim için sömürge statüsünün 150 yıldır devam ettiğini göstermekle birlikte, Rus devlet organizmasının zaaflarının da süregeldiğini de hatırlatmaktadır. Sözde “federal” Rusya, merkezi gücün tüm aparatlarıyla bir arada zorla tuttuğu yamalı bohça gibidir. Selefleri nasıl çözüldü ise demokrasi, hukuk ve insan hakları konusunda hiç umut vaat etmeyen Rusya’yı da aynı son beklemektedir. Öyle ise buna hazır olmak lazım. Bizim şimdi 1917 ve 1989 dönemlerinde kaçan fırsatlara üzüldüğümüz gibi gelecek nesillerinde bizim ve genç kuşakların kaçıracağı yeni fırsatlara üzülmemesi için şapkamızı önümüze koyup, genel bir özeleştiri yapmamız ve bunun ışığında gelecek kurgularımızı yeniden oluşturmamız gerekir.

Önceki dönemlere göre bir sürü avantajımız var. Hem Kuzey Kafkasya hem de diasporalar sosyo-ekonomik şartlar gereği köylü toplum olmaktan süratle çıkıyorlar ve şehirleşiyorlar. Geleneksel yapının ve kültürel dokuların tahribatına da yol açan bugelişmeler olumsuz gibi görünse de tarihin tekerini geriye çevirme şansına sahip değiliz. Bu gelişmeleri yeni enstrümanlarla fırsata çevirmeliyiz. Tarihe baktığımızda tüm medeniyetlerin, fikirlerin, ideolojilerin, felsefelerin döl yatakları şehirlerdir. Tüm modern ulusal hareketler şehirlerde oluşmuş ve şehirlerde kök salmıştır. Kuzey Kafkasya’nın zihniyet devrimi gerçekleşecekse şehirlerde gerçekleşecektir. Ama bunları söylerken şehirlerde oluşan her toplumsal hareketliliği de olumladığımız anlamı çıkmasın. Şehirlerde oluşturulmuş köylü gettolarından ve hemşehri duyarlılığıyla (veya etnik egolarla) kurulmuş sivil toplum örgütlenmelerinden Kuzey Kafkasya politik mücadelesine hiç bir fayda yoktur.

Bir avantajımız da iletişimin önceki dönemlerle kıyaslanamayacak ölçüde artmış ve kolaylaşmış olmasıdır. Kuzey Kafkasya ve diasporalarının fiziki teması ve sanal iletişim imkânları, kullanabilenlere mücadele için büyük fırsatlar tanımaktadır. İletişim imkânları sayesinde her türlü yazılı ve görsel enformasyona ulaşılabilmektedir. Bu sayede kütüphanelerin tozlu raflarında sıkışmış ve unutulmuş nice bilgi ve belge artık bir tık mesafesindedir. Tüm tarihsel sürecimiz ve özellikle son dönemler yeniden okunmalıdır. Hiçbir şeyi kutsamadan, yeni tabular çıkarmadan, eksikler ve başarılar neyse hepsi deşifre edilmelidir. Ulusal politik kimliğini ve varlığını yaşatma, politik ideallerini gerçekleştirme azmi taşıyan yeni kuşaklar, her açıdan zamanın ruhuna uygun topyekün bir mücadelenin şart olduğunu ve bu mücadelenin ana ekseninin de politik çalışmalar olacağını unutmamalıdırlar.

Hazırlayanlar: Tlışe Canset Arslanbay – Dibab Furkan Soyupak

Kaynak: caucasusforum.org

 

Facebook ile yorum yapın:

Etiketler: Kafkasya / KKC / Orhan Doğbay / Samsun BKD

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *