Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne Bir Bakış

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne Bir Bakış
  • 02.07.2018
  • 85 kez okundu

Bugün kuruluşunun 97’inci yılını anarken Kafkasya Dağlıları Birliği Cumhuriyeti’nin kronolojik tarih bilgisinden ziyade, kurulan devletin yıkılışının ardından geçen 95 senelik sürede Birleşik Kafkasya idealinin bir muhasebesini yapmak istiyorum. Bunu yaparken olabildiğince objektif bir yaklaşımla, bugünkü pozisyonumuzu değerlendirirken dış etkenlerden ziyade iç etkenlere yoğunlaşıp, daha bir özeleştiri tarzında yapmak istiyorum bunu.

Birinci Dünya savaşı, Rus imparatorluğunun dağılması ve Bolşevik ihtilalinin yarattığı zorlu ortamda aydınlar, askerler ve siyaset adamları Abhazya’dan, Dağıstan’a kadar tüm Kafkasya halklarının birlikte yaşama idealini modern bir devlet statüsü altında birleştirmeyi amaçlayarak yola çıktılar. Bir yandan kurtlar sofrasında İngiltere, Osmanlı, Almanya ve Fransa gibi dünya liginin büyük emperyalist oyuncuları ile aşık atarken, diğer yandan çok etnisiteli Kafkasya’nın kırılgan ve hassas yapısı içinde fincancı katırlarını ürkütmeden yol alarak amaçlarına ulaştılar. Bugün olduğu gibi o tarihlerde de dış güçlerle ideolojik ya da menfaat birliktelikleri içine giren bazı Kafkasyalıların etkisiyle dağılma ve yıkım kaçınılmaz oldu. Kafkasyalıların bitmek bilmeyen özgür vatan ideali zaman içinde münferit teşebbüsleri ortaya çıkardıysa da, Kafkasyalıların bir bütün olarak mücadele etmedikleri hiçbir hareket başarıya ulaşamadı. Maalesef her özgürlük ve birleşme mücadelesinde en yıkıcı etkiyi yaratanlar Beyaz olsun, Kızıl olsun Rusların, Almanların, İngilizlerin, Türklerin, Amerikalıların ve Arapların ideolojilerinden etkilenen bu Kafkasyalılar oldu.

1918 ruhu takip eden yıllarda yeni nesillere ilham kaynağı olmaya devam etti. Sürgünde kenetlenen Kafkasyalılar birlikte olmanın verdiği güç ve cesaretle uzun yıllar dünyanın iki süper gücünden birisi olan Sovyetler Birliği’ne karşı oldukça nitelikli bir mücadele yürüttüler. Sürgündeki Kafkasyalıların büyük bölümü 1864 ve 1878 sürgünlerinde vatanlarını terk eden Adığe ve Abhazlardan oluşuyorsa da, çeşitli zamanlarda farklı etkilerle vatanlarını kitlesel şekilde terk etmek zorunda kalmış olan Karaçay – Balkar, Oset, Vaynah ve Dağıstan halklarından gelen topluluklar da Adığe ve Abhazların lokomotif rol üstlendikleri bu diaspora hareketlerinde en az Adığe ve Abhazlar kadar aktif şekilde yer aldılar. Sürgünde toplumu bir arada tutma misyonunu üstlenen dernek ve organizasyonlar spesifik bir etnik kimliği temsil eden heterojen yapılar olmaktan ziyade tüm Kafkasyalıların içinde kendilerine ait bir şeyler buldukları, Kafkas Kültür Dernekleri olarak anılan bütünleştirici homojen yapılardı.

1920’den itibaren Sovyet rejimi anavatanda yaz-boz tahtasına çevirdiği coğrafi sınırlar ve sebep olduğu toprak anlaşmazlıkları sayesinde Kafkasyalılar arasına nifak tohumları ekmeye başladı. Stalin’in hep dillendirilen “böl-yönet”den ziyade “böl-yut” ya da “böl-yok et” olarak adlandırılabilecek politikaları ilk günden itibaren Kafkasyalıların bütünleşik direncini kırmaya, onları birbirlerine kırdırmaya yönelik politikalardı. Nitekim bugün de aynen devam eden bu “böl-yok et” politikaları çok başarılı oldu. 1920’den bugüne Kafkasya’da coğrafi sınırlarda olduğu gibi insanların kafalarındaki ayrışım noktaları da her geçen gün derinleşmeye devam etti.

SSCB İkinci Dünya Savaşını takip eden yıllarda sistematik bir şekilde Bolşevik ideolojiyi ihraç etmeyi hedefledi. Bu amaçla propagandalarını öncelikle bir zamanlar Rusya imparatorluğu sınırlarında yaşamış olup, daha sonra batıya giden topluluklar üzerinde yoğunlaştırdılar. Ancak, henüz acıları zihinlerinde taze olan Kafkas diasporası üzerinde umdukları başarıyı 1970’lerin ikinci yarısına kadar elde edemediler.

1970’lerin ikinci yarısından itibaren Sovyetlerin “Sosyalist Düzende Halkların Kardeşliği” propagandaları Kafkas diasporasının dördüncü nesli üzerinde etkilerini göstermeye başladı. İşte bu noktada Kafkas diasporasındaki bölünmenin ilk sinyalleri ortaya çıktı. Önce bölünme “Komünist”, “Anti-Komünist” bağlamında sağlandı. Türkiye gibi yoğun feodal kapitalizmin etkisi altındaki bir ülkede anti-kapitalist, eşitlikçi ve sosyalist düşünce akımlarına kapılan insanlar “Rus” imajını daha da yaldızlayan Sovyet modeli ile daha barışık bir çizgiye girmeye başladılar. Diğer yandan öncelikleri Kafkasya’nın özgürlük ve birliği olan ve kapitalist sisteme olan tepkilerini ulusal hedefleri ile karıştırmayan insanlar git gide anti-komünist kamplara doğru sürükleniyorlardı. Diasporadaki Kafkasya odaklı homojen yapı tam olarak çözülmese de 1970 – 1990 arası 20 senelik dönem diasporanın bugünkü parçalanmış görüntüsünü hazırlayan etkenlerin güçlenmesi ve derinleşmesiyle geçti. Kafkasya halkları anavatan ve diasporada 1920 – 1990 arası 70 senelik süreyi önlerine konulan yapay gündemlerle meşgul olarak geçirmiş oldular. Bağımsızlık ve birlik idealini pratiğe çevirmek için yeterli ve nitelikli çalışmalar yapılamadı.

Elbette, 1990’lara gelinmeden önce SSCB’nin çökeceğini tahmin etmek ancak uçuk bir kehanet olurdu. Daha önce bahsini ettiğim anti-kapitalist, eşitlikçi ve sosyalist düşünceyi benimsemiş bir Kafkasyalıya SSCB’nin çökeceği, diasporanın anavatanla birleşip, 1918 ruhunun tekrar canlanacağını söylenseydi büyük olasılıkla bunu söyleyenin bir meczup olduğunu düşünürdü. Ama tarih Kafkasyalılara 1917’de olduğu gibi yine bir sürpriz hazırlamak üzereydi. Dünyanın iki süper gücünden birisi olan SSCB artık çürümüş ve her an yıkılmak üzereydi.

Bugün gelinen noktada SSCB’nin parçalanma dönemindeki dinamikleri çok önemli olduğu için bu konuda biraz detaya girmek istiyorum. SSCB’nin çözülme ve dağılma sürecinde anavatan kanadına baktığımızda her şey önceleri 1918 rüzgârlarını hatırlatır gibi gelişti. SSCB sonrası Kafkasya’nın nasıl şekilleneceği konuşulurken yeni konfederatif yapının filizleri 25 Ağustos 1989 tarihinde Sohum’da baş gösterdi. Sonradan “Kafkasya Dağlı Halkları Asamblesi” adını alacak olan yapılanma “Birinci Kafkas Dağlı Halkları Kongresi” olarak toplandı. İkinci toplantı 13-14 Ekim 1990 tarihlerinde Nalçik’de gerçekleşti. Nalçik toplantısının ilginç yönü 11 Mayıs 1918 sürecine atıfta bulunularak, Kafkasya’nın birlik ve bağımsızlığının hedef yol haritası olarak gösterilmesiydi. Bu toplantıdan sonra SSCB’nin dağılma süreci daha da hızlandı. Çeçen Cumhuriyeti SSCB genelinde esmekte olan bağımsızlık rüzgârının Kafkasya’daki yansıması oldu. Üçüncü toplantı 1991’de tekrar Sohum’da düzenlendi. Bu toplantıya Kafkasya uluslarını temsilen başlıca tüm ulusların halk kongrelerince seçilmiş temsilcilerinin yanı sıra bazı Gürcü muhalif politik şahsiyetler de katıldılar. Üçüncü toplantı Abhazya’ya destek açısından çok önemli bir özelliğe sahipti. Konfederatif yapı Abhazya’yı ne pahasına olursa olsun her türlü saldırıdan koruyacağının garantisini verdi. Bu amaçla Konfederasyonun askeri yapılanması için mali kaynaklar devreye sokuldu. 1993 sonuna kadar bu yardımlar sayesinde Abhazya Gürcü saldırıları karşısında toparlanıp, Gürcü güçlerini yenilgiye uğratma başarısını gösterdi. Bu inisiyatif Konfederasyonun ilk ve en somut başarısı olmuştu. Kafkasya genelinde artan desteğin dışında daha önce yapıya soğuk bakan Lezgi, Dargi, Rutul gibi Dağıstanlı uluslar da yapıya dâhil olurken, Karaçay, Nogay, Kumuk ve Kazaklar gözlemci statüsünde Konfederasyon toplantılarına temsilci göndermeye başladılar.

Kısa bir süre sonra 1992’de Coharkale’de yapılan dördüncü toplantıda yapının adı Kafkasya Dağlı Halkları Asamblesi’nden “Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu”na dönüştürüldü. Bu toplantıda tüm Kafkasya Cumhuriyetlerine “egemenlik ilanı” tavsiyesinde bulunuldu. Bu sürecin sonunda tüm Kafkasya Cumhuriyetleri ile beraber Kazakların, diğer bölge halklarının ve Gürcistan’ın da eşit koşullar altında içinde yer alacağı bir Konfederasyonun tek bir çatı altında toplanmasına başlanabileceğine vurgu yapıldı. Kongre kapanış bildirgesi “Kafkas Dağlı Halkları Konfederatif Birliği Duyurusu” adı altında yapıldı ve Sohum şehri birliğin başkenti olarak ilan edildi.

Buraya kadar güzel giden işler, sonuca yaklaştıkça değişmeye başladı. Çeçenler, hemen ve koşulsuz egemenlik için bastırırken, diğer temsilciler, özellikle de Adığeler yapının “bölgesel ekonomik işbirliği” ile sınırlı bir kimliği olması gerektiğini savunmaya başladılar. Konfederasyon üye cumhuriyetler arasındaki sorunları çözüme kavuşturma misyonunu üstlenmiş, birlik anlaşması içerisinde bunu somut bir şekilde yazıya dökmüştü. Ancak konfederatif yapı ne kendi içerisinde, ne de konfederasyonun diğer ülke ve Rusya Federasyonu merkez yönetimi ile olan sorunlarını çözebilme adına başarılı olamadı. Egemenlik konusunda kendi içlerinde farklı hedeflere sahip olan Çeçenler ve Adığe – Oset bloğunun anlaşmazlıklarına rağmen Abhaz – Gürcü sorununda ve Laklarla Dağıstan’da yaşayan Çeçenler arasındaki anlaşmazlıklarda genel menfaatler etrafında mutabakat sağlayabilen konfederasyon, ne Oset – Inguş anlaşmazlığında, ne de Çeçen – Rus savaşında Kafkas halklarının tarihi haklarını koruyucu misyonunu yerine getirmedi. İlk günlerinden başlamak üzere konfederasyonun en büyük destekçilerinden birisi olan İnguşlar, Oset saldırılarına karşı Moskova ile paralel hareket ederek, olaylara karşı kayıtsız kalmayı tercih eden konfederasyona tepkisini 1991’deki Sohum kongresine temsilci göndermeyerek gösterdi. Kuzey Osetya Coharkale kongresi esnasında bazı delegelerce Rusya’nın kuklası olmakla suçlandı ama Konfederasyonun Adığe ve Oset delegelerinin yoğun çalışmaları ile kararlar hep Oset tarafına destek olarak çıktı. Hatta İnguşlar konfederasyondan ihraç edilmek veya silahlı müdahale ile tehdit edildi. Sonuç olarak bu Konfederasyon yönetiminin Moskova yönetimi önündeki duruşunun sorgulanmasını gerektirdi. Konfederasyonun Moskova güdümlü faaliyet gösterdiği ve Moskova’nın kontrolü altında kurulduğu dahi iddia edildi. Bu durum konfederasyonun Moskova karşısındaki güçsüzlüğünün en büyük göstergesiydi. Bir yandan Osetlerin üzerindeki nüfuzunu kullanan Moskova, diğer yandan İnguşları kışkırtan Tiflis yönetimi birliği içinden zayıflatıyor, diğer yandan bunları net bir şekilde görmesine rağmen Konfederasyon yönetimi ve Cumhuriyet temsilcileri Moskova korkusu yüzünden varlık sebeplerine uygun kararlar alıp, uygulamaya geçemiyorlardı. Konfederasyon yönetiminde “Birleşik Kafkasya” idealine inanmış çok sayıda samimi insan bulunmasına rağmen Moskova’nın kontrolündeki kişilerin baskın çıkması yapıyı kadük kılmaya mahkum hale getirdi.

Konfederasyon git gide Rusya kontrolünde “bölgesel ekonomik işbirliği” amaçlı bir sivil toplum örgütü hüviyetine büründü. Abhazya’nın Gürcü işgalinden kurtarılmasında en büyük desteği veren üyesi Çeçenya’yı bağımsızlık ideali sebebiyle yalnız bırakan, hatta açıkça tehdit eden bir yapı oldu. Örgüt birlik cumhurbaşkanlarının Yeltsin’e dilekçe göndererek, Çeçenleri şikâyet etmesine ve “Büyük Rusya”nın bu soruna bir an önce çözüm bulmasını istemelerine dahi bir yaptırımda bulunamadı. Dudayev’in Moskova tarafından dayatılan “federasyon anlaşmasına” imza koymamaları çağrısına bu cumhurbaşkanları Dudayev’i Moskova’ya şikâyet ederek cevap verdiler. Bolşevik sistemin komsomolluk seviyesinden itibaren alıp, kendi hamuru ile yoğurduğu bu cumhurbaşkanları için Bağımsız ve Birleşik bir Kafkasya düşüncesi algılama seviyelerinin çok üzerinde bir olgu ve menfaatlerine uymayan bir tehlikeydi.

1994’de Konfederasyon yönetimi ve Cumhuriyet temsilcileri Nalçik Olağanüstü Kongre’sinde Rus ordularının Çeçenya’ya girişinin Kafkas-Rus savaşlarının tekrarı olacağını söyledilerse de bu ve benzeri söylemler kuru gürültü olmaktan öteye geçemedi. 1996’da konferderasyon başkanlığını Şenibe Musa’dan devralan Çeçen lider Soslanbek Yusup döneminde bile Çeçen yönetimi ile konfederasyon arasındaki ilişkiler çok yüzeysel seviyede kaldı. Ağustos 1996’da ummadığı büyük bir yenilgiyi tadarak Çeçenya’dan kaçan Rusya, Hasavyurt anlaşmasına rağmen Ekim 1999’da, geçen 3 sene içinde olgunlaştırdığı yıkım planını devreye alarak, tüm teamül ve anlaşmalara karşın, tekrar Çeçenya’yı işgale başladığında Çeçen halkından başka bu kanunsuzluğa direnen kimse olmadı.

Gürcistan’ın Moskova’nın ekmeğine yağ süren yanlış politikaları sonucunda Abhazya her zamankinden daha fazla Rusya’ya yaklaştı. Rusya Abhazların önüne sürekli olarak ölümü seçenek olarak koyarak, onları sıtmaya razı etti. Bunu yaparken Gürcü kartının yanına bir de Gagra Ermenilerini koymayı da ihmal etmedi. Bugün Rusya, Sohum yönetiminin Moskova’ya olan muhtaçlığını her fırsatta hatırlatmak için Abhazya’nın geleceğini tehdit etme potansiyeli olan her türlü girişimi el altından desteklemeye devam ediyor. Yakın gelecekte demografik dengeleri yeterince değiştirdiğinde, Kırım örneğinde olduğu gibi Abhazya’nın da göstermelik bir referandum ile Rusya Federasyonuna ilhak edildiğini duyarsak bu kimse için büyük bir sürpriz olmamalı. Güney Osetya’dan uzun uzadıya bahsetmeye gerek bile yok. Uzun zamandır Rusya’nın Kafkasya’daki beşinci kolu rolünü üstlenmiş olan Osetlerin güneydeki kardeşleri ile birleşmesi ve o toprakların da “Rusya Güney Federal bölgesinin” bir parçası olması çok şaşırtıcı olmasa gerek. Aralık 2007’de yapılan Rusya seçimlerinde Putin’in partisine Rusya genelinden %68 oy çıkarken, Kafkasya’dan Putin’e çıkan oyların %98’ler seviyesinde olması Moskova yönetiminin Kafkasya’yı asla göz ardı etmeyeceğinin somut bir göstergesi değil mi?

1990 – 2000 dönemindeki Yeltsin’in basiretsiz yönetiminden kurtularak eski ihtişamlı günlerine dönüşün sinyalini veren Rusya ezeli baş ağrısı Kafkasya ile ilgili köklü çözümlerini Kafkasya coğrafyasındaki uygulamaları ile sınırlı tutmadı. Kafkas diasporasının gelecekte Kafkasya’da sebep olabileceği her türlü baş ağrısının önüne geçmek için diaspora üzerinde de etkin çalışmalara başladı. Sırasıyla önce sistematik bir şekilde Dünya Çerkes Birliği’nin yönetimine kendi güdümündeki kadroları getirdi. Sonra en kalabalık diaspora olan Türkiye’deki Kafkas Kültür Derneklerinin oluşturduğu federasyon yapısı, KAFFED’in genel kurul toplantılarına Rus Büyükelçiliğinden gözlemci diplomatlar göndererek diasporaya gövde gösterisi yaptı. Hatta Kabardey’in Rusya ile “gönüllü” birleşmesinin 450’inci yıl kutlamalarının Türkiye’de de aynı şekilde yaptırılması için federasyon organlarına DÇB vasıtasıyla çok ciddi baskılar yaptılar. Yönlendirmelerine uygun hareket etmeyen KAFFED yöneticilerine gözdağı vererek, tehdit ettiler. KAFFED’in Kafkas diasporasını temsil yetkisinin sorgulanmaya başladığı ve Rus işgaliyle devam eden bu süreçte yalnızlaştırılan Çeçenler homojen yapıdan ayrılarak, kendi organizasyonlarını kurdular. Anavatanda diğer Kafkas halkları ile sürekli çatışma halinde olan Osetlerin Türkiye diasporasındaki akrabaları da kısa bir süre sonra bu homojen yapılardan ayrılarak Alan Vakfını kurdular. Tüm Kafkasyalı etnik gruplarda çözülme ardı ardına geldi. Karaçay – Balkarlar, Dağıstanlılar ve son olarak Abhazlar da kendilerine özgü yapılar kurup, Kafkas Kültür Dernekleri çatısından uzaklaştılar. Geriye kalan kadük yapıların içinde yalnız kalan Adıgeler de Kafkas Kültür Derneklerinin isimlerini “Çerkes Derneği” olarak değiştirip, zaten bir süre önce maksatlı olarak başlatılan Çerkes = Adığe, Adığe = Çerkes kampanyasının pratikteki son aşamasını gerçekleştirmiş oldular.

Sanırım tarihin bizim jenerasyonumuzu yargılayacağı en hassas dönem 1990’lı yıllar olacaktır. Zira, yaşanmış bir 1918 tecrübesini daha ileri götürebilme fırsatı varken bizim jenerasyonumuz bu fırsatı ıskaladı. Bırakın ıskalamayı bir yana, fırsatı kendi elleriyle tarihe gömdü. Korkarım yaşanan şu son 25 sene Birleşik Kafkasya idealine en büyük darbenin vurulduğu dönem olarak tarihe geçecek.

Bu dönem içinde Birleşik Kafkasya idealini yaşatmaya çalışan bizler bilinçli ya da bilinçsiz Rus propaganda mekanizmasının etkisinde kalan bazı Kafkasyalılar tarafından Türkçü, Ümmetçi, derin devletçi, istihbaratçı olmakla suçlandık. “Böl – Yok et” senaryosunun içerideki uygulayıcıları tüm çabalarına rağmen “Çerkes” kimliğini Adığelerin haricindeki diğer Kafkasyalı unsurların kullanmasına engel olamadılar ama Moskova’nın istediği parçalanmanın gerçekleşmesi için ciddi katkı sağladılar. Birleşik Kafkasya’nın Adığe ve Abhazları ilgilendirmeyen bir Doğu Kafkasya projesi olduğunu iddia ettiler. Aytek Namitok, Simon Basariya gibi daha nice Adığe ve Abhaz devlet adamlarının 1918 cumhuriyeti organları içindeki rol ve fonksiyonlarını gözardı edip, Adığey’in, Abhazya’nın hiçbir zaman bu projeye dahil olmadığını iddia ettiler. Birleşik Kafkasya idealini inkâr edip, bunu bir romantik hayalmiş gibi gösterme çabasında olanlar, esas çok sahip çıkmaya çalıştıkları Abhaz bağımsızlığının cephede nasıl kazanıldığını da inkar etmiş oldular böylece. Barasbi Baytugan, Balo Bilatti, Ahmet Tsalıkati ve Alihan Kantemir gibi Osetlerin Kafkasya Dağlıları Birliği Cumhuriyeti’nin lokomotif profilleri olduğunu inkâr ederek bugünün dinamikleriyle Osetya’nın ve Osetlerin asla birleşik bir Kafkasya’da yer almadığını, alamayacağını bağırdılar bıkmadan, usanmadan. Birleşik Kafkasya söylemiyle her Kafkasya Halkının münferiden ulusal gelişiminin mümkün olamayacağını, bizim bu söylemle tüm Kafkasya halklarına saygısızlık ettiğimizi söyleyerek, bizi Kafkas halklarının ulusal gelişimi önünde bir tehditmişiz gibi göstermeye çalıştılar.

Ancak gözden kaçırdıkları nokta Birleşik Kafkasya idealinin sadece bizim tekelimizde olmayan bir ideal olduğuydu. Bu ideal bir insan ömrü uzunluğunda bir sürede ortaya çıkmadı. Bu ideal yüzlerce yıldır ortak bir yaşam kültürü geliştirmiş, zorluklara beraberce göğüs germiş tüm Kafkas halkları tarafından ortaya kondu. 1918 ruhu da bu idealin sonuçlarından sadece birisiydi.

Biz bu bayrağı bir emanet olarak Barasbi Baytuganlardan, Pşımaho Kosoklardan aldık ve bizden sonraki nesillere aktarmanın çabasındayız. Biz Kafkasyalıların birleşmesinden, sadece maddi menfaatler etrafında bir araya gelmiş laboratuvar bir ulus oluşturmayı anlamıyoruz. Böylesi uçuk ve saçma bir hayalin peşinde de değiliz. Biz tek bir ulus olmak adına gerekli olan şartlardan bazılarını paylaşmayan ama aynı şartların beraber yaşayabilmek adına çok büyük bir bölümünü uhdelerinde taşıyan Kafkasya halklarının ve gelecek nesillerimizin beraber kuracakları bir devlette yaşamalarını arzu ediyoruz. Biz Kafkasya halklarının her birinin kendi kültürlerini Rusya gibi sömürgeci bir gücün egemenliği altında değil, ancak temeline Kafkasyalılık harcının döküldüğü bir devlette geliştirmelerinin mümkün olabileceğini söylüyoruz.

Son 25 senenin idealimizde yarattığı telafisi zor tahribattaki beceriksizliklerimizi kabul etmek zorundayız. Bizim amatör mücadelemizin Rusya’nın güçlü devlet deneyimi ve sömürgeci gücü karşısında yenildiğini kabul etmek durumundayız. Ancak bu yenilgilerden ders çıkartarak bir sonraki fırsata daha hazırlıklı çıkmalıyız. En azından o güne Birleşik Kafkasya’yı kuracak Kafkasyalıları birleştirmiş olarak çıkmalı, idealimize içten gelebilecek tehditlere karşı önlem ve politikalarımızı oluşturmalıyız. Rusya’nın bizi yine ve yeniden içimizden vurmasına izin vermemeliyiz.

Hiçbir zaman Anadolu topraklarında yaşamamış olan, dolayısıyla söylendiği gibi Türkçü, ümmetçi, derin devletçi ve istihbaratçı olamayacak bir şahsiyet olan merhum Çeçen tarihçi ve yazar Profesör Abdurrahman Avtorkhanov Sovyetler birliğinin dağılmasından kısa bir süre önce şöyle demişti;

“Kafkasyalılar birbirleri ile savaşmaya devam ettikleri sürece özgür ya da bağımsız olamazlar. Dış dünyanın nazarında böyle bir yer özgürlüğü hak etmek bir yana güçlü bir devletin orduları tarafından ilelebed istila edilmelidir. Ben Kafkaslardaki bütün özerk bölgelerin daha önce Dağlı Cumhuriyetinde (Gorskaya Respublika) olduğu gibi tek bir cumhuriyet içerisinde bir araya gelmelerini öneririm. Çok dilli tabiatımıza rağmen ortak tarihi, sosyal, kültürel, jeopolitik mirasımızın ışığında dış dünya bizleri tek bir ulusal isim altında tanımlamaktadır. Ruslar Kafkas Dağlıları olarak adlandırırken, Batı bizi Çerkesler olarak tanıdı. Bizler hiçbir zaman ırka dayalı bir ayırımcılık veya dinî bir sürtüşme bilmedik.”

Son söz henüz söylenmedi!

Kafkas Arşivi’nden iktibas edilmiştir.

 

Etiketler: Abhazya / Çeçenya / Çerkesya / Dağıstan / Kafkasya / Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *