Kar

Şolokh Ülkü Menşure
Şolokh Ülkü Menşure
  • 19.03.2018
  • 259 kez okundu

B’ismi Hû…

Gecenin kara yüzü bulut bulut dağılmış, ışıltılı elbisesini giyivermişti gökyüzü. Her gece yatağa uzandığında, baş ucundaki perdeyi yarı aralar, günün ışığı yüzüne vurunca uyanmayı severdi.

Hüzün bulanığı gülümsemeleri göz bebeklerine iğneyle tutturulmuş, soluk yüzlü kız, akşamın yorgunluğu parmaklarına sinmiş bir halde araladı göz kapaklarını. Uyanmasıyla ağrılarının başlaması hep mi aynı anda olacaktı?

Ekşitti suratını, ağzındaki yoğun açlık tadını yokladı,sağa sola döndü durdu bir süre. Yatağının sağ yanındaki duvarda asılı fotoğrafa sevgiyle baktı, “yine mi uyuyakaldınız?” dedi fısıltıyla… Sonra doğruldu.

“Açılın kapılar…
Dağılın bulutlar…
Sön ey yalancı ışık!
Aslında,
Her yer karanlık!”

Sanki hiç zaman geçmemiş gibi, eşyanın katı yüzünde aynı somurtkan ifade, elleriyle yokladı yeniden gözlerine inanmazmış gibi, “evet” dedi “her şey yerli yerinde…”

Kış ertesi bir zamandı; günlerden cumartesi… Deri bir montu vardı; babasının gençliğinden kalma. Her seferinde hayret ederdi şimdiki tombiş babacığının, bir zamanlar sırtındaki bu monta sığdığına… Sanki babası yanındaymış gibi güvende hissedip kendini, kıvır kıvır siyah saçlarını şişmiş elleriyle kibarca düzeltti ve adım attı sokağa.

Etrafına baktı. Tüyleri diken diken bir kedi, bir adım yaklaştı; muzip muzip sırnaştı. Köşedeki çöp bidonu, akşamdan kalma yanık izlerini rüzgara bulaştırdı. Gözlerini kapayıp havayı iyice kokladı. “Kar kokuyor” dedi, “uzaklarda bir yere karlar yağıyor.”

Göğsünü verip, kokunun geldiği yöne yürümeye başladı. Boşlukların dolu sanıldığı, tıklım tıklım yoklar içinde, göğü delercesine yükselmiş binaların üzerine giydirilmiş reklam afişlerinde, güzel kızlar, delikanlılar tanıtım yapıyordu. Devasa yüzleri, yok kalabalıkların üstüne düşüyordu. Şehrin insan nefesi, baca kurumu ve bol bol etten oluşmuş kokusu kar kokusunu bastırdığında, yani bulamadığında yönünü artık; varamadığında kar kokan o yerlere, bir an için erteleyip, umudu kalakaldı şehrin orta yerinde. Her şeyi unutmuş gibi, hafızasız ve hissiz ve çareye hasret rehin alınmış ruhtu…

Aslında herkes aynı oyunu oynayıp duruyordu. Herkes her umudu, her umutsuzluğu; her düşü ve her düşüşü erteliyor, beyninin sandık odasına kilitliyor, derken o düşler, vicdan muhasebeleri ve umutsuzluklar çürüyor, insanın içini iğrenç bir koku sarıyordu. Belki bu yüzden insanlar her zaman buluşmak için ağır kokulu mekanları tercih ediyordu. O da öyle yaptı…

Eski, küf kokan bir çay ocağında aldı soluğu, içindeki çürümenin kokusunu bastırdı.

Oturdu, sırtını duvara verip dirseğini masaya dayadı. Derin bir nefes alıp kokuları aradı. Bu koku oyununu oynarken hayata kaptırıverdi aklını; sakinleşti.

Gözleri, güzel giyimli genç kızlara takıldı. Kulakları Türkçenin binbir ağız ile telaffuzuna, bir süre yarım gülüşlerle oyalandı. Garsonu görür görmez işaret parmağını kaldırıp “çay” diye fısıldadı. Zaten sadece çay satılan bir yerde bağırmanın ne anlamı vardı ki? Garson müşterisinin ne istediğini şıp diye anladı.

İçine biraz karbonat katılmış çayının, buruk ve şekersiz tadını damağında iyice yayarken, ıslak bir ormana benzeyen kanlı gözlerini bardağın dibine odakladı. Kulakları sözcüklerde, cümlelerde, işittikleri bardağın ücralarında…

Hayal, hayat…

Bu delirme ve normale dönme oyununa kendini kaptırmış, ipin ucunu kaçırıp gülmeye başlamıştı ki;

“Çay, parfüm, ter, simit, duman,
çay, parfüm, ter, simit, duman,
çay, parfüm, ter, simit, duman, kar, çay.
Parfüm…
Kar!”

Kar.

Kalbi kara sevdalı,soğukta çok üşüyen kız,
Kar kokusu kilitli sandık odasında kalan kız,
Isındı elleri ve sandıklar açıldı,
Onun gözleri hep kapalı, kalbi apaçıktı.

Derken kelimeleri eze eze, onlara yeni biçimler veren tok ve tiz bir ses diğer bütün ağızlardan ayrıldı… Her ses silindi, bir o kaldı. Gözleri oyuna katıldı, sesin geldiği yöne doğru kaydı…

Orta boylu, ince, saçları kazınmış uzun sakallı adam, büyülü bir masal kahramanı gibiydi.

“Aslında ben de pek normal giyiniyor sayılamam ama bu adam benden de tuhaf. Şu duruşa baksana bin kişinin içinde olsa yine hissederdim garipliğini. Rabbim herkese şekil verdikten sonra kurutmuş, onu güneşte pişirmiş sanki…”

Güneşte pişmiş adam çize çize bir şeyler anlatırken, karşısındaki siyah saçlı, beyaz yüzlü, kocaman gözlü adama, elindeki kalemi düşürüverdi. Gözü kulağı adamda olan kız, istem dışı bir hareketle uzanıp kalemi yakaladığında “ne yapıyorum ben” dedi içinden. Onları izlediği fark edilmiş gibi, mahcup bir ifadeyle gözlerini kısıp zoraki gülümseyerek doğruldu, yavaşça adama döndü, yarı eğilmiş olarak “buyurun” dedi, kalemi uzattı. Güneşte pişmiş adam, kuş kanadı titrese hissederdi ya, gülümsedi ama hiç bir şey söylemedi.

Kız ayıbının ayırdında yerin dibine gire dursun, kulağına hükmü geçmiyordu.

“Aşk” desem, aşk değil; gözlerini adamdan alamıyordu.

Benzi zifir gecede ay gibi beyaz, koca gözlü, siyah saçlı adam, kısacık mı kaldı orada, çay da mı içmedi?

Kalkıp gitti gürültüyle.

O giderken bir iki kımıldadı kız, yönünü biraz daha çevirdi, daha iyi görmek istedi, daha derin, kaçamak bakışlar için daha güzel bir açı. N’olur ki? Suç değildi.

Güneşte pişmiş adam, tahta masaya bakıyordu. Bakıyor da, tahta masadan geçmişi ve yarını görüyordu. Sınır boyu nehirleri, düşen yaprakları duyuyordu sanki. Kız masaya imrendi, içini çekti.

Sağ eliyle yüzünü sıvayıp adam, gözlerini masadan almadan “çayın soğudu”dedi.

Kız panikledi. Beklediği anın gelmesinden korkan minik bir çocuktan fazlası değildi; panikledi. Anlamsız cümleler ardarda dizildi, içinden geçti.

O kendiyle konuşurken, güneşte pişmiş adam eliyle iki işareti yaptı garsona.

Çaylar geldi.

“İçer misin?” dedi, yer gösterdi. Kız gümbür gümbür kalbi kar kokusuna teslim, ayağa kalktı, iki adım attı, çayı aldı, oturdu…

“Garip şey… Hiç yabancı değilim sanki size.”

“Değilsin ” dedi adam, “çok eskiden tanışırız seninle.”

Gülümsedi kız, “tanışmış olsam unutmazdım ama, sanki başka bir alemde…”

“Kuzey yanında aşkın,
Poyrazın karayelle dövüştüğü yerlerde,
Orada işte,
Sorma bana,
Kalbinin donmuş hücrelerinde,
Siyah kar yağan yerdenim ben…”

Adamın gözlerinde, tarifi imkansız keder denizi köpük köpük taştığında, beyaz yüzünde dalgalanırken umudun titrek ışığı; kız şaşkın ve korkak “kar siyah olur mu hiç?” dedi.

Hatırladı… Hafızası delindi…

“Üzülme…”

Kırgın gülümsedi adam…

“Kal burada… Beyaz kar,altın güneş,hepimize yetecek kadar geniş bu ülke.”

Konuşunca renkler,
Kar kırmızı toprağın üzerine siyah yağınca,
En kolayı kaçmaktır böcekçe yaşam için,
Hepimize yetecek kadar geniş dünya,
Birbirimizi boğacak kadar dar…

“Geri mi döneceksin?”

“Seviyorsan eğer ayrılabilir misin?”

“Peki neden geldin?”

“Senin için.”

Kalbinde yamyam tınıları, gözlerinden fırlayacak deli çocuk kalbi sanki, “anlamadım “ dedi.

“Ay gümüş bir madalyon olup parladığında ettiğimiz yemini hatırla”.

“Dedem anlatmıştı, ayrılırken kardeşlerimizden, ay gümüş bir tepsi gibi parladığında, birbirimize dua edecektik. Sözümü tutuyorum ben.”

“Biliyorum…”

“Anlat bana orayı! Bütün kalbimle sevdiğim o masal diyarını anlat bana”

“Neyi?”

“Ne bileyim! Oradaki çocukları.”

“Çocuk yok, herkes büyüdü çoktan.”

“Irmakları?”

“Irmak yok. Hepsi zehir akıyor, yeşil, siyah.”

“Şarkıları?”

“Ağıt.”

“Şiirleri?”

“Destan.”

“Kadınları?”

“Erkek.”

“Erkekleri?”

“Asker.”

“Askerleri?”

“Ölü.”

“Ölüleri peki?”

“Kaldırım taşıdır”.

Hırsla ve hızla…

Ayağa kalktı devirdi çay bardağını… Şıkırtılar kesilmeden dedi ki “söyle!”

“Ne var orada? O hiçler ülkesinde? Söyle!”

Adam sakin… İkiz ışıklar dolu göz bebeklerini dikip kızın gözlerine, hiç yerinden kalkmadan gülümseyip, dudağının ucuyla “aşk” dedi ve bir yudum aldı çayından…

Aşkın ülkesinde siyah yağar kar,
Siyah kar yağan ülkede ölü bütün aşıklar.

Titreyen elleriyle kapattı ağzını, nefeslendi, bir bir saydı yerdeki taşın lekelerini, anlamlar yükledi çay izlerine… Çay kırmızı, leke sarı, benzi beyazdı…

Çay kırmızı, leke sarı, kar simsiyahtı…

“Gitmeliyim” dedi adam.
“Gitme, ya da götür beni de…”

“Kalmalısın” dedi adam “kalıp anlatmalısın.”

Çay lekeleri kan lekelerine benzerken…

Ve tutunamazken hiçbir sevinç kirpiklerine, yerin sarsılmasını kızdan başka işiten olmadı o giderken.

Herkes kendi küçük dünyasında kokularıyla dövüşmekteydi. Kalktı, yüz yıl yaşamış kadar yorgun ve kırık parmak uçları… Üstüne yürüyordu binalar sanki ve içinde beş yaşındaki hali, çığlıklar atıp duruyordu böyle zamanlarda hep… O öyle çok korkuyordu ki, korktukça daha da hırçın biri oluyordu. Elleri cebinde kayboldu, yumruk oldu…

Gözleri kalbinde kayboldu, bulut oldu… Bulduğu ilk bankın üstüne oturdu, görmüyor, duymuyor, konuşmuyordu…

Akşam olmuştu. Gece bütün kokuları teslim alıp, korkuları emzirdiği zaman, üşüdüğünü hissetti içinde bir yerin.

“Kar” dedi “ve harfler siyah…”

Beyaz kar yağan bir ülkede, çocuklar çocuk; ırmaklar mavi; şarkılar kıvrak nağmeler taşırken, gözleri ıslak bir orman gecesine benzeyen kadın, duvarda asılı fotoğrafına baktı “siyah kar yağan ülkenin çocuklarının…”

“Bakın geldim, hala uyanmamışsınız” deyip gülümsedi. Ve kalemi aldı eline, yazmaya başladı. Hikayenin adı “kar”dı…

Şolokh Ülkü Menşure (2007)

 

Şolokh Ülkü Menşure

Çerkes kökenli. Yeni Şafak Gazetesi’nde yazıları yayınlanmakta. Çeşitli TV programları sunuyor ve yazarlık yapıyor. Ricamız üzerine yazılarının yayınına izin verdiği teşekkür ederiz.

YAZARIN SON YAZILARI
  • Kar - 19 Mart 2018
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *