Kuzey Kafkasya Yazıları – 1

Şamil İGDE
Şamil İGDE
  • 22.01.2017
  • 360 kez okundu

Yüzyılın sonlarında, tepeden tırnağa silahlı ve gerilla kıyafetlerini tamamlar bir şekilde alınlarına bağladıkları, üzerinde baş ve şehadet parmak açık el işareti olan bantlarla, kendilerine saldıran Rusya’nın şehirlerine girip koca şehirleri ele geçiren, sonra da sanki hiçbir şey olmamış gibi, dünya haber ajanslarının kameralarının karşısında sakin tavırlarla açıklama yapan ilginç insanlar ortaya çıktı.

Bir gemi dolusu Rus turisti, Türkiye’de gemileriyle birlikte kaçırıp, peşindeki askeri gemilerle adeta “sobe” oynayarak, Karadeniz’in kasvetli sularını İstanbul’a, yani bir zamanlar tüm İslam milletlerinin baş şehrine, yani Ulu Hakan’ın İstanbul’una  doğru yara yara ilerleyen ve bir yandan da Rusya’ya vatanlarından çıkmalarını söylerken aynı baş ve şehadet parmak açık el işaretini yaparak dünyayı selamlayan diğerleri de gündeme bomba gibi düşünce, bütün dünyanın gözleri bu insanların doğdukları, savaştıkları ve sürüldükleri topraklara döndü.

Basın, bu insanlardan kimi zaman “Çeçen teröristler” ve kimi zaman da “Kafkasyalı teröristler” diye bahsediyordu ama ilahi adalet öyle bir işliyordu ki, işgal ettikleri şehirlerde yaşayan veya kaçırdıkları gemide seyahat eden insanlar, daha önce pek görmedikleri bir el işareti yaparken tebessümle selam veren ve deli gibi bir cesaretle dünyaya meydan okuyan bu insanlardan korkmak bir yana, sevgi gösterilerinde bulunuyorlar, etraflarını kuşatarak aslında kendilerini kurtarmaya gelen ordu çapındaki silahlı “resmi güçlere” karşı onları koruyorlardı. Rehineler, onlarla hatıra fotoğrafları çektiriyor, serbest kaldıktan sonra, aslında kendilerini kurtarmak için etrafı sarmış olan askeri birliklere doğru giderlerken geride bıraktıkları “Kafkasyalı teröristlere” zafer dileklerinde bulunuyorlardı. Bunlar, dünya tarihinde belki de daha önce yaşanmayan şeylerdi ve hükümetler bu yaşananlar karşısında söyleyecek söz bulamıyorlardı.

Türkiye’de ise durum diğer dünya ülkelerinden daha bir bambaşkaydı… Asırlardır, yedi düvelin işgal ordularıyla ve iç hainleriyle savaşa savaşa dünyayı, dostlarını ve düşmanlarını çok iyi tanımış olan Türk Milleti, 28 Şubat darbe döneminin baskılarına rağmen, her fırsatta büyük kalabalıklar halinde şehirlerin meydanlarında toplanıyorlar, kadınlar ziynet eşyalarını Kafkas dağlarındaki evlatlarına mermi ve silah almaları için topluca bağışlıyorlar, günlerce ve gecelerce dua ediyorlardı.

Kaçırılan bir Rus gemisinin İstanbul’a gireceği ve kaçıran “Kafkasyalı teröristlerin” Sarayburnu’nda silahlarını bırakarak kolluk güçlerine değil ama Türk Milleti’ne teslim olacakları duyulduğunda yaşananlar ise tarif edilebilecek şeyler değildi. Sadece İstanbul‘dan değil, çilekeş Türk Milleti‘nin İstanbul‘a en uzak illerinde yaşayan fertleri bile büyük kalabalıklar halinde toplanıp İstanbul’a yürüyorlar, baş ve şehadet parmaklarını açarak pervasızca düşman tanklarının altlarına yatan evlatlarını “teslim almak için” göz yaşları ve dualarla Sarayburnu’na akıyorlardı.

Başlarındaki banttaki İBDA selamını bir işaret olarak taşımaları ve her fırsatta bu işaretle selam vermeleri ise adeta bu işaretin sahibinin “Aydınlık Savaşçıları – Moro Destanı” isimli kitabında, “ister bozkır olsun ister çöl/ister yemyeşil vadi/senin vatanın benim vatanım özüm/sen oradan kıracaksın zinciri/ben buradan/bir gün mutlaka kavuşacak/ellerimiz” hitabının ardından, 60 ciltlik eserle vaat ettiği yepyeni ve hür bir dünya teklifine karşı verilen bir selam gibiydi. Kuzey Kafkasyalı gençleri cezbeden şey, hayatın her alanına dair yazılmış olan 60 ciltlik İBDA külliyatının, dağınık ve asırlardır birbirinden kopuk yaşayan tüm Türk ve akraba milletlere ve tüm diğer İslam Milletleri’ne yepyeni, hür ve adil bir dünya vaat etmesiydi dersek, herhalde abartmış olmayız. Ki aynı şeyler Kırgızistan’da ve benzer şekilde başka topraklarda da yaşanmıştı.

Özetle… Yaşananların görünen yüzünden çok, bu yaşananların görünmeyen yüzünü ve milyonlarca insanı birbirine bağlayan hisleri hangi ressam çizebilir ve hangi yazar tam manasıyla kağıda dökebilir bilemiyoruz… Biz bu yazı dizisinde sadece, Türk Milleti’nin, Sarayburnu’nda bağrına basmak ve “teslim almak” için hiç tereddüt dahi etmediği bu insanların tarihine, ciddi olduğuna kanaat getirdiğimiz ilmi çalışmalar ışığında ve kendi çapımızca, bir meraklı araştırmacı gözüyle bakmaya çalışacağız.

Kuzey Kafkasyalılar kimlerdir? Kökenleri nedir? Dilleri nasıldır? Türklerle alakaları nedir? Rusya sınırları içerisindeki diğer Türk ve Müslüman halklarla ilişkileri nelerdir? Özelde Kuzey Kafkasya, genelde ise tüm Türk ve Müslüman devletlerin, ortak kaderleri olan Rusya ile olan ilişkileri nelerdir, nasıldır? Ve benzeri soruların cevaplarını, ilk önce Kafkasya coğrafyasından ve üzerinde yaşayan kavimlerin tarihlerinden başlayarak arayacağız…

1- Kavimler ve Coğrafya

Genelde Kuzey Kafkasya, özelde ise Kuzey Doğu Kafkasya yani Çeçen-Dağıstan coğrafyası ve kavimleri, ilk bakışta karma karışık bir cümbüş yerini andırır. Sadece Dağıstan’da, binlerce yıldır bir arada yaşayan düzinelerce kabile ve insan topluluğu ve bir o kadar sayıda birbirinden başka dil, bu durumu anlatmaya yeter de artar bile.

Kafkasya denildiğinde dil, tarih ve köken araştırmalarının, bir türlü ortak noktalarda birleşememeleri bir yana, Kuzey Kafkasya‘nın hatta bütün Kafkasya’nın halihazırdaki sınırları bile tartışmalıdır…

Kimilerine göre Kafkasya; batı sınırı, bir Çerkes toprağı olan Adıgey Cumhuriyeti’nden başlayan ve doğu sınırı Dağıstan ve Azerbaycan’ın Hazar kıyılarına kadar uzanan bir coğrafyadır. Kimilerine göreyse; Kırım, Gürcistan, Adıgey Cumhuriyeti, Abhazya, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabardin-Balkar Cumhuriyeti, Osetya, Çeçenya, Dağıstan, Azerbaycan’ı ve hatta daha kuzeydeki Nogay düzlüklerini, Kalmukya’yı  ve Kazak topraklarını da içine alan coğrafya…

Araştırmalar ve tartışmalar hiç bitmemiştir…

Kafkasya’nın, Asyalı ve Avrupalı büyük kavimlerin göç ve savaş güzergahlarının kesişme noktalarından biri olması da, Kuzey Kafkasya halklarının kökenlerinin ve tarihlerinin tam olarak araştırılmasını neredeyse imkansız bir hale getirmiştir.

Yerleşik halkların yaşadıkları sınırların, hiç bitmeyen savaşlar boyunca sürekli değişmesi, toplu sürgünler, içeri ve dışarı göç dalgaları ve bölge halklarını her yönden ve derinden etkileyen benzer hadiseler, etnik ve tarihi karmaşayı daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir.

Meseleye, Kuzey Kafkasya’nın coğrafi durumu açısından yeniden dönecek olursak; aslında Kuzey Kafkasya’nın haritasını, halihazırdaki Bolşevik haritasının aksine, iki bölge halinde çizmemiz yanlış olmayacaktır. Çünkü Kuzey Kafkasya sosyolojik bir sınıflandırma ile ve Gürcü topraklarını saymazsak, bilinen tarih boyunca iki bölgedir ve iki bölgenin halkları genel olarak bu iki bölgeye ayrışmış ve yaşamıştır: Çeçenistan İçkeriya-Dağıstan ve Çerkesya…

Çeçenistan İçkeriya-Dağıstan bölgesinde, yüzlerce yıl içerisinde birbirleriyle akraba olarak bütünleşmiş ve ortak bir kültür oluşturmuş Çeçenler, İnguşlar, Avarlar, Lezgiler, Tabasaranlar gibi halklar yaşarken; Çerkesya bölgesinde de çeşitli Çerkes kabileleri, Abhazlar, Asetinler ve Karaçay-Malkarlar yaşamışlardır ve halen yaşamaktadırlar.

Yüzlerce yıl süren savaşlar sebebiyle özgürlüğe ve diğer dünya milletleri gibi modern bir yaşama susamış bu küçük kavimler, askeri güçlerinden de olabildiğince düşmeleri sebebiyle, 20. yüzyıl başlarında Bolşevikler tarafından çok kolayca muhtariyet ve özgürlük vaadiyle minik parçalara bölünüp, siyasi sınırlarla birbirlerinden koparılmış olsalar da, Kuzey Kafkasya haritası gerçekte hiç değişmemiştir ve bu küçük kavimler, Çerkesya ve Çeçenistan İçkeriya-Dağıstan bölgelerinde yaşarlarken birbirlerinden hiç kopmamıştır…

Hangi muteber kaynağa bakarsak bakalım, tıpkı batıda yani Çerkesya’da da görüleceği  gibi; Bolşevik haritasından önce Çeçenistan, Dağıstan, Karaçay Çerkes, Kabardey Balkarya, Abhazya, Osetya vb. diye ayrı devletçikler yoktur. Halkların isimleriyle anılan topraklar vardır ve bu topraklar bir bütünün içerisindedirler. Çeçenistan, Avaristan, Lezgistan gibi bölgeler, Dağıstan isimli bir evin büyük odaları gibidir. Bu durum Çeçenistan, Avaristan, Lezgistan ve nüfusça diğer kabile ve kavimlerden kalabalık ve baskın olan diğer halklar ve benzerleri için de böyledir. Biraz daha netleştirirsek; Bolşevik devrimine kadar aslında Çeçenistan İçkeriya-Dağıstan henüz, çağdaşları olan diğer modern dünya devletleri gibi teşkilatlanamamış, içeride bir çok küçük kavmin, birbirleriyle çok az çatışsalar da özgürce yaşadıkları ama dışarıya da bir o kadar kapalı ilkel bir federasyon devletiydi.

Tıpkı batı komşuları Çerkesya gibi…

Yine Bolşevik devrimine kadar, Çerkes beylerinin yönettiği Çerkes kabileleri (her ne kadar Çerkesya ve Dağıstan arasında sıkışıp kalmış olsalar da buna Asetinler de dahildir) ve Karaçay-Malkar Türkleri; tıpkı Dağıstan’ın Çeçenleri, Avarları, Kumukları, Lezgileri gibi, adı Çerkesya olan ve henüz ilkel bir federasyon devletinin  parçalarıydılar.

Evet… İçeride birbirlerinden bağımsız ama yüzlerce yıl birlikte yaşamanın sonunda dış tesirlere karşı ortak refleksleri oluşmuş, bununla birlikte dış tesirler yüzünden köklü bir medeniyet kuramamış özgür kavimlerin henüz ilkel federasyon devletçikleriydi Dağıstan ve Çerkesya…

Dağıstan ve Çerkesya halklarının milletleşme-devletleşme süreçlerinin, diğer dünya milletlerinin çok çok gerisinde seyretmesinin tek sebebi elbette sadece göç ve savaş yollarının kesişme noktalarından birinde yaşıyor olmaları değildir. Devasa Kafkas Dağları’nın sadece belli başlı geçit noktalarının olması ve bu geçitlerin de yılın büyük bölümünde kar ve buzla kapanması, iletişimin ve yerli halkların sosyal yaşamda coğrafi ve iklimsel zorluklar yüzünden çoğu zaman birbirlerinden kopuk olması, belki de daha büyük engeldi… Yani, dış tehditlere karşı doğal bir savunma oluşturan bu coğrafi durumun, yerli halkların milli ve siyasi gelişimini diğer sebeplerden çok daha fazla etkilediğini ayrıca ilave edersek herhalde yanlış olmaz.

Bu yüksek dağların ikliminin ne kadar zorlu olduğuna en bilinen örneklerden biri olarak, yakın tarihimizde Enver Paşa‘nın komutası altındaki on binlerce askerden müteşekkil Türk Ordusu‘nun, birkaç gecede bastıran kar ve tipi fırtınası sebebiyle Kafkas ikliminin yaşandığı dağlarda toplu halde şehit düşmelerini gösterebiliriz. Doğrusu, Türk Ordusu’nu mağlup eden güç kesinlikle Rus Ordusu değildi. Bizce bir ihtimal olarak, Enver Paşa ve Türk Ordusu, çok iyi hazırlanıp motive oldukları bu askeri harekatı, dağ ve iklim şartlarından etkilenmeden sürdürebilip, tedirginlikle bekleyen Rus Ordusu ile eşit şartlarda karşılaşabilselerdi , belki de Anadolu’da İstiklal Harbi bile yaşanmamış olabilirdi… Çünkü Ruslar’ı bekleyen tehlike sadece Türk Ordusu değildi; Türk Ordusu, Rus ordusunu devirip Kafkasya’ya girdiği an etrafında birleşecekleri kesin olan ve ümitle bekleyen kuzeydeki yerli halk ta Rus ordusu için çok büyük tehlike arz ediyordu… Ve bizce şüphesiz, Enver Paşa da bunları hesaplamıştı ama olmadı. Onbinlerce Türk askeri, dağlarda kar ve tipinin içinde hapsoldu, şehadete yürüdü…

Kuzey Kafkasya’nın, üzerinde yaşayan kavimlerin tüm yaşamlarını ve tarihi gelişimlerini çok derinden etkilemiş olan zorlu coğrafi özelliklerini, Rus şair ve yazar Lermontov,Zamanımızın Bir Kahramanı” kitabının bir bölümünde şöyle anlatır:

Arabanın hızını kessin diye tekerleklerin altına fren yerine zincirler takıldı; atlar geme alındı, inmeye başladık.Sağda kayalıklar vardı, solda da bir uçurum; öyle derin bir uçurumdu ki bu, dibinde bulunan koca bir Oset köyü, kırlangıç yuvası gibi görünüyordu. İki arabanın yan yana geçemeyeceği bu yolu, resmi evrak götüren bir memurun yılda on iki kere, sarsıntılı arabasından hiç inmeden gece vakti geçmek zorunda kaldığını düşününce titredim. Arabacılarımızdan biri Yaroslav mujiklerinden bir Rus, öteki de bir Osetti. Oset yanlardaki atları çözmüş, öndeki atı da geminden tutmuş, bütün dikkatini kullanarak götürüyordu; ama bizim gamsız Rus, yerinden bile kıpırdamamıştı! Peşinden bu uçuruma inmek istemediğim bavulum için biraz rahatını bozabileceğini söyledim kendisine...”

(Devam edecek…)

 

Facebook ile yorum yapın:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *