Kuzey Kafkasya Notları (11)

Şamil İGDE
Şamil İGDE
  • 04.06.2018
  • 298 kez okundu

Uygur Türklerinin özgürlük mücadelesine çok uzun yıllar liderlik yapmış olan merhum İsa Yusuf Alptekin’in ortanca oğlu Arslan Alptekin ile vefatından bir yıl kadar önce, İstanbul’daki evinde birebir ve uzun bir sohbet imkanımız olmuştu.

O sohbette, Asyalı ve Kafkasyalı akraba kavimlerin ilişkilerinin, buradan yani Türkiye’den göründüğü gibi olmadığını; özgürlük mücadelesi veren kavimlerin ilişkilerinin sanılandan daha derin ve sıkı; Rusya ve Çin yanlılarının onlara karşı tutumlarının ise ne kadar vahşice olduğunu, o gün daha derinden idrak etmiştim.

Görüşmek için randevulaştıktan birkaç gün sonra, iki arkadaşımla birlikte üç kişi olarak rahmetli Arslan Alptekin’in evine gittik. Ben bir resmiyet ve protokol havası beklerken tam tersine bizi evinin kapısında çok sıcak ve samimi bir havada karşıladı.

Evinde, kendimizi sanki kendi evimizdeymiş gibi hissettirdi.

Birkaç güncel konuda sohbet ettikten sonra, kendisiyle bir sohbet-röportaj şeklinde konuşmak ve bunu sesli-görüntülü bir hatıra olarak kayda almak istediğimizi söyledik. Bu isteğimizi de kırmadı ve kardeşimin amatör kamerasını kurmasının ardından sohbet etmeye başladık.

Daha önce hiç duymadığım şeyleri duydum o gün kendisinden…

Bir baba nasihati gibi samimi duygularla, ayrıntılarıyla anlatıyordu Arslan Alptekin.

Ben o güne kadar, Doğu Türkistan mücadelesinin sadece Çin yönetimine karşı sürdürüldüğünü sanıyordum örneğin. Oysa Çin’den daha zorlu ve kardeş sanılan, daha büyük ve insanın yüreğini yakan iç düşmanlar da varmış. Ve ben bunu, o düşmanları birebir görüp, onlarla daha çocuk yaşında mücadele eden Arslan Alptekin’in ağzından duydukça şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşıyordum.

Babası rahmetli İsa Yusuf Alptekin ve arkadaşlarını anlattı.

Babası ve arkadaşlarının özgürlük mücadelesine hangi şartlarda başladıklarını anlattı.

Doğu Türkistan bağımsızlık mücadelesi içerisindeki bölünmüşlüklerden ve fikir ayrılıklarından bahsetti…

Dertliydi Arslan Alptekin.

Ve benim aklımda onlarca soru vardı aslında ama hiç birini sormak istemedim; zaten birbiri ardınca ve bize de hissettirerek anlatıyordu her şeyi.

Konuşmasının bir yerine gelince kamerayı durdurmamızı istedi ve hemen peşinden ağladı.

Bizi de ağlattı…

Uzun süren mücadelenin içinde, çocukluk çağında kendi topraklarını terk etmek zorunda kalmalarının ardından, karla kaplı dağlardan yürüyerek, öz kardeşleri olan Özbek ve Kırgız ülkelerine, oradan da Türkiye’ye gitmek istemişlerdi. Kendileriyle birlikte hareket eden ama dağlarda el ve ayakları donarak kangren olup, orada can veren kadın ve çocukları gördüğü günleri anlatıyordu.

Bir çadırın içinde elleri ve ayakları donarak kangren olup can çekişen, kendilerinden önce kafile olarak yola çıkan muhacir bir Uygur kadını anlatırken hıçkırmıştı.

“Bizi burada böyle bırakmayın, öldürün öyle gidin” diye ağlamış meğer kadıncağız.

“Öldürsek nasıl öldürelim, orada bıraksak nasıl bırakalım, taşıyarak götürsek nasıl götürelim?” Diye sorarak, uzun süre göz yaşı dökmüştü. Tabi bizi de ağlatmıştı.

Tekrar konuşmaya başlayabildiğimizde ben aradan bey ve beyefendi gibi resmi kelimeleri unutup, saf saf şu soruyu sormuştum:

“Arslan amca niye bu kadar uzun sürüyordu bu gidişler? Sınırın hemen arkası Kırgızistan, Özbekistan…”

Cevap verdiği an ben de bir kere içimden hıçkırmış ama zorla kendimi tutabilmiştim.

Acı acı yüzüme baktı:

“O zamanki Özbek yönetimi Kırgız yönetimi bizi yakalamak için özel çaba sarf ediyor, yakalar yakalamaz da hemen o saat Çin’e teslim ediyordu. Sonrasını tahmin edersiniz galiba; hemen sınırda idam…”

Sonra yine, minnet dolu gözlerle yüzüme bakıp:

“Sen biliyor musun rahmetli babam Çeçenleri, Kafkasları çok severdi. Bizim gençleri Grozni’ye gönderirdi eğitim için…”

Ben eğitim sözünü bildiğimiz eğitim-öğretim olarak anlayınca:

“O da var tabi ama aslında askeri eğitim için Grozni’ye gönderirdi. Kırgız, Özbek vb. yönetimleri Çin’den ve Rusya’dan korkarlardı. Bizim gençler Grozni’ye çok gitti geldi…”

Sohbet, benzeri konularda sürdü gitti. Biz bir saat oturur, rahatsız etmeden çıkarız derken saatler sürdü.

O gün, Doğu Türkistan mücadelesinin efsane liderlerinden İsa Yusuf Alptekin’in oğlu olarak onlarca yıllık acıları şahsen yaşamış olan Arslan Alptekin’den çok şey öğrendim.

Meselelere baktığım dar açı biraz daha genişledi.

Fert fert ve kavim kavim, millet ve medeniyet olarak varlığımızın bekası ve kurtuluş yolumuzun, bölünmek değil birlik olmaktan geçtiğini, bu yolda canlı canlı çile çekmiş, çocuk yaşta parmaklarını kaybetmiş bir insanın karşısında hissederek idrak ettim.

Ve o gün bir husus daha ruhumda hiç silinmeyecek bir iz olarak kaldı; Türkiye’de yaşayan, şucusu ve bucusuyla bütün Asya ve Kafkasya kökenli sözde milli dava güdücüleri, aslında Asyalı ve Kafkasyalı kardeşlerin çektikleri acılardan, ihtiyaç duydukları bir medeniyet projesinden ve bu çapta bir davayı rayına oturtacak bir fikrin ve kadronun gerekliliği meselesinden çok uzakta ve kendi çaldıkları kavalı kendileri dinlemekten başka bir iş yapmamaktaydılar.

Halen de öyleler.

Bu vesileyle Arslan Alptekin’i de rahmetle ve sevgiyle anıyorum. Mekanı Cennet olsun.

Şamil İGDE

 

Facebook hesabınız ile yorum yapın:
Şamil İGDE

Son Karar ve Genç Adam dergilerinde yazdı. 1990’lı yıllarda, Büyük Doğu-İBDA fikir hareketi taraftarlarına düzenlenen 28 Şubat süreci operasyonlarndan birinde gözaltına alındı. 2010 yılına kadar toplam üç kez cezaevine konuldu. İş adamı. Evli ve 2 çocuk babası. Çeçen kökenli ve Sivas’lı. Ebed Bizimdir sitesinin kurucusu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *