Kuzey Kafkasya Yazıları – 8 (Anadolu Türkleri ve Kafkasyalılar)

Şamil İĞDE

ANADOLU TÜRKLERİ ve KUZEY KAFKASYALILAR

Kuzey Kafkasyalılar, tarih boyunca özellikle Anadolu-Türkiye Türkleriyle askeri ve siyasi meselelerde ve birçok kereler birlikte hareket etmişlerdir. Bu çerçevede, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin, Osmanlı Devleti ile Kuzey Kafkasyalıların ortak bir faaliyetinin sonucunda nasıl kurulup ilan edildiğini daha önce anlatmaya çalışmıştık.

Ve yine bu çerçevede tarihe bir bakış attığımızda, Osmanlı Devleti döneminde de, Türkiye Cumhuriyeti döneminde de birçok meselede, Kuzey Kafkasyalıların tarihe derin izler bıraktıkları hemen görülür… Resmi tarih ve bazı sözde tarihçiler, işlerine gelmeyen birçok hadiseyi yok sayıp, birçok gerçeği uzun yıllar boyu gizlese de, bilginin artık engellenemediği günümüz şartlarında artık, Gazi Osman Paşa ve Plevne savunmasından, Kuvayı Milliye direniş hareketine kadar birçok tarihi olayda Kuzey Kafkasyalıları, Anadolu-Türkiye Türkleriyle yan yana görmemek pek mümkün değildir.

1859’da Kuzey Kafkasya bağımsızlık hareketlerinin kalesi olan Çeçenistan-Dağıstan bölgesinin ve hemen peşinden Rus işgaline direnen Çerkesya topraklarının Rus istilası sonrasında Kuzey Kafkasyalılar, dört bir yandan kuşatılan ve hâkimiyeti altındaki toprakları hızla ve sürekli olarak kaybeden, tarihi rolünün son zaman dilimini yaşayan Osmanlı Devleti’ne iltica etmek zorunda kaldılar. Osmanlı Devleti’ne ayaklarını basar basmaz da, kendilerini yeni ve uzun yıllar sürecek yeni savaşların, onlarca yıl sürecek bir mücadele sürecinin ortasında buldular. Ve birkaç münferit hadise dışında hiçbiri, yeni yurt edindikleri topraklar için bedel ödemekten kaçmadılar…

Osmanlı Devleti’nin, içinde bulunduğu zor şartlarda kabul ettiği Kuzey Kafkasyalıları, hızla dağılan imparatorluk topraklarının mukavemet bölgelerinde iskân ederek, orduyu bu muharip ve savaşa alışkın insanlarla takviye etme düşüncesiyle başlayan bu süreç, Osmanlı Devleti yıkılıp, Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar sürdü… Bu süreçte Kuzey Kafkasyalı muhacirler, kimi zaman takdir edildiler, kimi zaman da, İsmet İnönü ve Ethem Bey olayında görüldüğü gibi, emsalsiz askeri başarılarından korkan siyasetçilerin ayak oyunları yüzünden hain damgası yediler.

Kısa kısa geçeceğiz…

Osmanlı Devleti’nin, Kafkasyalı muhacirleri askeri ve siyasi sebeplerle kitleler halinde iskâna mecbur tuttuğu bölgelerin en önemlilerinden biri Balkanlardı…

Devleti Âli’nin, hem Balkanlardaki Müslüman nüfusu artırmak ve hem de muharip Osmanlı askeri güçlerini takviye etmek için Balkanlara yerleştirdiği Kuzey Kafkasyalıların nüfusu 1863-64 yıllarında 300.000 kişiyi bulmuştu. 1860’dan itibaren uygulanan iskân planları neticesinde Çerkes, Çeçen, Dağıstanlı ve onlarla birlikte aynı kaderi paylaşarak muhacerete düşmüş Nogaylar ve Tatarlar da Balkanlara yerleştirilmiş, Kuzey Kafkasyalı muhacirlerin nüfusu 300.000 kişi civarında bir sayıya ulaşmıştı.

Bu nüfus, sonraları Gazi Osman Paşa’nın Plevne savunmasından itibaren “Çerkes süvarileri” olarak anılmış ve birçok tarihi belgeye geçmişlerdir.

Bazı kaynaklarda Balkanlarda mücadele eden Kuzey Kafkasyalılardan kanun, nizam tanımaz eşkıyalar gibi bahsedilirken, objektif kayıtlar incelendiğindeyse, onların bu ve benzeri küçültücü ifadelerle anılmalarının asıl sebebinin, “Çerkes süvariler” olarak anılan gönüllü grupların çılgınlık derecesinde bir cesaretle savaşmaları ve batılıların o dönemde ilk kez karşılaştıkları, gerilla yeteneklerinden dehşete düştükleri için abartılı bir dil kullandıkları anlaşılmaktadır.

Batılılar, Osmanlı Devleti’nin gerilla gücü olan Akıncıları önceden bilseler de, Çerkes süvarileri dedikleri bu Kafkasyalı savaşçılar ile ilk kez karşılaşıyorlardı ve onlar açısından Osmanlı Akıncıları ile Çerkes süvarileri arasında farklar vardı. Akıncılar, Osmanlı’nın özel birlikleriydi ve komple savaşçı yetenekleri, korkunç savaş zekâları ve cesaretleriyle, düşman topraklarda, özel noktalara özel operasyonlar düzenleyerek düşman saflarında ve kitlelerde maddi-manevi yıkım oluşturup, asıl ordunun zaferine zemin hazırlıyorlardı. Onlar da Çerkes süvarileri gibi bir anda ortaya çıkıp hedeflerine korkunç bir sürat ve cesaretle saldırıyorlardı ama hedefleri ve amaçları düşman tarafından az çok bilinip kestirilebiliyordu. Bir direniş gücü olan Çerkes süvarilerininse nereye, ne zaman, nasıl ve niçin saldıracaklarını, kendilerinden başka hiç kimse bilmiyordu ve ne yapacakları tahmin de edilemiyordu. Kimi zaman bir Rus birliğinin peşine yalın kılıç düştükleri görülüyordu, kimi zaman el koyup Tuna nehrinden geçirerek getirdikleri Bulgarlara ve Rumenlere ait yüzlerce hayvanı sürüler halinde önlerine katıp getirirlerken görülüyorlardı. Klasik emir komuta düzenine alışkın Osmanlı subayları, gönüllü olarak orduya katılıp emirlerine verilmiş bu süvarileri, ordu düzenini bozmasalar bile zaman zaman emir komuta dışı hareketlerinin verdiği rahatsızlıktan dolayı, örneğin onları Gazi Osman Paşa’ya kadar şikayette bulundukları görülmüştü. Gazi Osman Paşa, disiplinin bozulmaması için kimi zaman sert cezalar verdiği bu süvariler, Osmanlı subaylarıyla pek anlaşamayıp şikâyetlere konu olmuşlarsa da, savaş boyunca alışkın oldukları gibi savaşmışlar, Osman Paşa da subaylarının şikâyetleri olmadığında onların alışkın oldukları şekilde hareket etmelerine göz yummuştu.

Onlar netice itibariyle kısmen bağımsız birlikler oldukları için doğrudan askeri disiplini bozmuyorlardı ama kendi beylerinin bir göz işaretiyle bir anda ortadan kayboluyorlar, bir süre sonra ganimet diyerek el koydukları silah, para, altın, gıda veya canlı hayvan sürüleriyle geri dönüyorlardı. Çünkü onlar terk etmek zorunda kaldıkları ana vatanlarında komple bir işgale karşı her türlü savaş metoduyla savaşmışlardı ve bu tip saldırılar onlar için normaldi…

O dönemin şartları her yönüyle incelendiğindeyse, aslında Kuzey Kafkasyalı bu savaşçı grupların üzerlerine atılı suçlamalar, ekseriyetle taraflıdır ve hep bu “ortadan kaybolup geri döndükleri” zaman dilimlerinde yaşandığı iddia edilen vahşi(!) olaylara dairdir. Bu tarafgirliği şuradan alıyoruz ki, Çerkes süvarilerinden şikayetlenen kalemlerin ve vesikaların hiç biri, Bulgar çetelerinin bölgede Müslüman nüfusa ve sivil Türklere çektirdiklerinden, soykırıma varan alçaklıklarından bahsetmezler…

Osmanlı Devleti topraklarında görev yapan özellikle İngiliz görevliler, muharip bir güç olmaları ve işgal planlarına engel teşkil etmeleri nedeniyle Çerkeslerden son derece rahatsızlardı ve taraflı görüşleri herkesin malumuydu… O döneme ait aşağıdaki gibi kayda geçmiş bir kaç yerli ve yabancı resmi yazışmaları karşılaştırdığımızda bu durum hemen anlaşılır.

Osmanlı Devleti görevlilerinin iki yazışması:

“Ruslar Kıdır köyünün Müslüman aileleri ve buraya sığınanları katlettiler. Bu katliamdan kurtulabilenlerin ambarlarda hapsedildiklerini öğrenince onları kurtarabilmek için Çerkes müfrezelerini oraya sevk ettim. Bunlardan 300’ü kurtarıldı. Yaralılar şimdilik Yeni Zağra’ya gönderildi.” (Rauf Paşa’dan İstanbul’a çekilen telgraf – 18 Temuz 1877) (1)

“İstihbaratımıza göre Tulça’ya doğru ilerlemekte olan Ruslar, rastladıkları bütün Çerkesleri katletmektedirler.” (Tuna Valisi’nin İstanbul’a çektiği telgraf – 11 Temmuz 1877) (2)

İngilizlerin yazışmaları:

“Burada çok sayıda Çerkes var, erkeklerinin hepsi silahlı ve onlar burada huzursuzluğa yol açıyor. Eğer hepsi aynı gemiye bindirilmezlerse, bulundukları yerden gitmeyi reddediyorlar. Yetkililerimiz, Çerkeslerin mümkün olduğunca çabuk gitmeleri için gösterdikleri gayretten dolayı övgüyü hak ediyorlar.” (İngiltere’nin Dedeağaç Konsolosu Willshire’ın, İstanbul büyükelçisi Layard’a çektiği telgraf – 24 Ocak 1878) (3)

“Gelibolu’ya dökülmüş önemli sayıda Çerkesin Lapseki’ye geçtikleri rapor edildi. Bu mülteciler de Dedeağaç’tan getirilen ırkdaşları gibi silâhlı ve yetkililer onları silâhsızlandırmayı dikkate almıyorlar.” (İngiltere’nin Çanakkale konsolosu Maling’in, İstanbul büyükelçisi Layard’a çektiği telgraf – 24 Ocak 1878) (4)

Görüldüğü gibi, o döneme ait hatıralarını yazmış birkaç yabancı askerin daha fazla alıntı yapmaya değer görmediğimiz taraflı anlatımları gibi, Osmanlı Devleti’nin topraklarına göz dikmiş İngiltere gibi yabancı devletlerin bürokratlarının yazışmalarında da “Çerkes süvarileri” denilen Kuzey Kafkasyalı savaşçılar, sürekli bir tehdit unsuru olarak vurgulanıyor. Ki aslına bakılırsa işgal devletlerinin ve gayrı Türk unsurların, “Çerkes süvarilerini” bir tehdit olarak algılamaları da tabii bir düşman refleksi halinde bizim açımızdan yadırganacak bir davranış değil… Yadırganması gereken, dönemin işgalci devlet görevlileriyle aynı refleksi gösteren sözde milli(!) ağızlarıdır… Ama bu bizim meselemiz değil ve tarihin çöplüğündeki isimlerini anmayacağız…

Bu noktada bir tespit olarak söyleyeceğimiz tek şey şu ki; Balkanlardan henüz birkaç on yıl önce yaşanan Kafkas-Rus savaşlarında, Rusların sıcak denizlere inme planlarından rahatsız oldukları için Kuzey Kafkasyalı savaşçılara Kuzey Kafkasya’da sürekli yardım vaat eden, kimi zaman kayda değmeyecek ölçülerde ve Rusları oyalama ve savaşı mümkün olduğunca uzatmak maksadıyla yaptıkları “tuzak yardımlar” dışında, Kafkasyalılara zafer kazandırabilecek ölçülerde asla yardım etmeyen İngilizlerin, Osmanlı Devleti Balkanlarda toprak kaybederken, savaşın uzayabilme ihtimali doğduğu için orada savaşan Çerkeslerden rahatsız olmaları ve bölgeden uzaklaşmaları için bin türlü bürokratik cambazlık yapmaları, yalanlarla dolu tarihi yeniden yazacak tarihçilere bir gün mutlaka bir şeyler anlatacaktır. Ve meselelere doğru bakan cesur adamlar, Balkanlardan çekilme başladıktan kısa süre sonra işgal edilen Edirne’yi bir yıldırım harekâtıyla kurtaran Enver Paşa’yı Alman hayranlığıyla suçlayarak, “Edirne’yi Enver alacağına Bulgar alsın” diyebilecek kadar alçaklaşan yerli hainlerin, aslında has İngiliz işbirlikçileri olduklarını er veya geç yüksek sesle dile getireceklerdir…

Netice itibariyle, Balkanlara yerleştirilen ve ortaya çıkarmaya çalıştığımız bazı malum kesimlerin hala “nefretle” andıkları bu muharip insanlar, 93 Harbi olarak ta bilinen savaş sonucunda Osmanlı Devleti’nin Balkanları kaybetmesiyle birlikte, oradan da bir nevi sürüldüler…

Devlet-i Âli tarafından, imparatorluğun kan kaybettiği başka yerlere; Ürdün’e, Suriye’ye, Anadolu’ya ve hatta Lübnan’a yerleştirilenler oldu…

Suriye ve Ürdün’e yerleştirilen karlı dağların çocukları, binlerce kilometrelik yollardan sonra içine atıldıkları kızgın çöllerden ve daha önce görmedikleri çöl ikliminden dolayı korkunç ıstıraplar çektiler ve Anadolu’ya dönmek istedilerse de zaten zor durumda olan İstanbul pek oralı olmadı. Yeni görev yerleri çöller oldu ve Kafkasyalı muhacirler imparatorluğun bekası için bu kez Ürdün, Irak ve Suriye’nin çöllerindeki stratejik noktalara yerleştirildiler.

Lübnan’daysa başka sorunlar çıktı. Çerkeslerin, çoğunluğu Hıristiyan olan Lübnan’a yerleştirilecekleri söylentisi, batılı ülkelerin siyasi meselesi haline geldi ve Lübnan’a inen bir grup Çerkes, batılı devletlerin panik içerisindeki talepleri doğrultusunda oradan Suriye’ye gönderildiler. Bu insan sevkiyatı, kısa süre önce soykırım ve sürgün yaşamış Kafkasyalılar için ikinci bir sürgüne dönüştü. Binlercesi yollarda hayatını kaybetti. Gemileri batıp kaybolanlar oldu. Ama kimse oralı olmadı.

İlerleyen yıllarda, Suriye ve Ürdün’de iskân edilenlerden hayatta kalanlar, Osmanlı Devleti saflarında savaştılar ama Osmanlı Devleti orta doğuda da toprak kaybettikten sonra, bir daha geri gelemediler ve bir kısmı Ürdün, bir kısmı da Suriye’de kaldılar. Bugün Ürdün kraliyet muhafızları, Osmanlı Devleti’nin bir mirası olarak hala Kuzey Kafkasyalı muhacirlerden müteşekkildir ve milli kıyafetleriyle ilgi odağı olarak yaşamlarını sürdürmektedirler.

Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda toprak kaybetmesinden sonra Anadolu’ya yerleştirilen Kuzey Kafkasyalıları ise yeni bir mücadele dönemi daha bekliyordu…

Devlet-i Âli, 1.Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte artık askeri ve siyasi devlet gücünü tamamen yitirmiş, sadece kağıt üzerindeki bir hükümetten ibaret kalmıştı ve Mondros dayatmasını kabul eden İstanbul hükümeti de, askerlerin ümidini hepten kırmıştı. İstanbul hükümetinden ümidini kesen Enver Paşa, yeni bir Türk ordusu kurmak için Türkistan’a geçmiş, Anadolu’da milli bir direniş başlatmak isteyen Türk subaylar da Mustafa Kemal Paşa liderliğinde örgütlenmeye başlamışlardı.

Bunlar olurken, Fransız, İngiliz, İtalyan, Yunan, Ermeni ve Gürcü askeri birlikleri Anadolu’yu doğrudan işgal ettiler.

İstanbul’u artık hükümet olarak tanımayan Mustafa Kemal Paşa ve bağımsızlık yanlısı subaylar Anadolu’da işgali kıracak bir direniş için hummalı faaliyetler yürütüyorlardı ancak henüz işgali tüm cephelerde birden karşılayıp savaşabilecek bir ordu oluşmamıştı. Sadece yerel güçlerin savunmaları vardı ve Anadolu Türkleriyle birlikte işgale karşı ilk direnişe geçenlerin arasında hemen sivrilenler, işgale karşı sert çıkışlarıyla Kuzey Kafkasyalılar oldu…

Örneğin:

Kuvayı Milliye adıyla anılan yerel güçlerin ilkinin (doğruluğu halen tartışmalı da olsa) Beyşehirli Çeçenlerin “Yoldaş Birliği” olduğu söylenir…

Ege’de Çerkes Ethem Bey ve Çerkes fedailerinden müteşekkil “Kuvayı Seyyare” isimli birlik, Yunan işgal ordusunu oldukları yerde mıhlamıştır ve ilerlemelerine mani olmuştur… Ethem Bey’in güçleri, Yunan ordusunun Ankara’ya ilerlemesini çok uzun süre engellemiş, bu sayede merkezi hükümet çalışmalarını hızla tamamlayarak düzenli orduya geçebilmiştir. İlerleyen zamanlarda Ethem Bey’in İsmet İnönü ve Mustafa Kemal Paşa ile ters düşmesi, Ethem Bey’in uzun yıllar hain olarak anılmasına sebep olsa da, İlahi adaletin bir tecellisi olarak, hain diye yaftalayanlar bile onun hain olduğunu ancak ağız ucuyla söyleyebilmişler, kendi söylediklerine kendileri bile inanmamışlardır…

Amasya Genelgesi’nden beri Mustafa Kemal Paşa’yla birlikte hareket eden Türk subay kadrosunun subaylarının da neredeyse yarıya yakını yine Kafkas kökenli subaylardı. Ve Mustafa Kemal Paşa’yla birlikte hareket eden bu subayların ekserisi, tarihe örnek olmuş Türk istihbarat ve direniş örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın babası, Çerkes Mustafa Nuri’nin oğlu Eşref Bey’in teşkilatında yetişmiş, pişmişlerdi.

Netice itibariyle Çerkes, Çeçen, Tavlu, Asetin, Dağıstanlı… Yani Kuzey Kafkasyalı muhacirler, ana vatanlarında yaşadıkları savaşları ve sürgünleri, kendilerini topraklarına kabul eden kardeşleri Anadolu Türklerinin vatanlarında da yaşadılar. Bu kez onlarla birlikte sürüldüler, savaştılar, sonra yine savaştılar ve sonra yine sürüldüler ve yine savaştılar…

Hülasa başta dediğimiz gibi; Kuzey Kafkasyalılar, tarih boyunca özellikle Anadolu-Türkiye Türkleriyle askeri ve siyasi meselelerde ve birçok kereler birlikte hareket ettiler ve sadece Kuzey Kafkasya’da değil, Anadolu Türkleriyle birlikte, tıpkı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin ilanı gibi, tarihe unutulmaz izler bıraktılar…

  • (1) (2) (3) (4)Bilal Şimşir – Rumeli’den Türk Göçleri (1989, Türk Tarih Kurumu)

(Devam edecek…)

 

Şamil İĞDE Yazan - Ağu 5 2017. Kategori Gündem, Kafkasya, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *

Ebed Bizimdir Özel Haber, Yorum ve Makaleler