Kuzey Kafkasya Yazıları – 7 (Nasıl Birlik?)

Şamil İĞDE

Evet, konuyla alakası nedeniyle tekrar altını çizmek gerekir ki, maalesef sadece birkaç yıl ayakta kalabilen Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, halen Rus işgalinin çizdiği sınırlar içerisinde birbirinden kopuk ve bölük pörçük bir vaziyette yaşamaya devam eden Kafkas Milleti’nin ilk ciddi devletleşme girişimiydi.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin, çok kısa süren ömrünün ardından geçen bir asır boyunca, aynı çapta bir birlik oluşamadı. Çünkü, Adıgey’den Dağıstan’a kadar uzanan coğrafya üzerinde, madde ve manada birliği oluşturabilecek olan fikir ve aksiyon ruhuna sahip kadrolar darmadağın oldu. Osmanlı Devleti’nin de hemen hemen aynı tarihlerde batılı işgal devletlerince artık fiilen işgale uğramasıyla, hiçbir destek bulamayan bu öncü, aydın ve savaşçı kadronun çoğu, savaşlarda hayatını kaybettiler, Ruslara esir düştüler veya muhacir olarak çeşitli kardeş topraklara sığınmak zorunda kaldılar.

Sağ kalabilenler, kötü şartlarda yine de mücadelelerine devam ettiler. Çok az sayıda insan, özellikle Türkiye’de, bir yandan Türk Millî Mücadele ve İstiklal Savaşı saflarına katıldılar, bir yandan da cumhuriyet öncesi ve cumhuriyet sonrası dönemde Kuzey Kafkasya’nın birliğine dair dergiler yayınladılar, dernekler kurdular ve neredeyse tamamı dağılıp, yok olan kadrolarda vücut bulmuş olan “birlik ruhunu” yaşatmak için fedakârca çalıştılar.

Bir nesil sonra, bu emekleri ve fedakârca çalışmaları sürdürüp, yeşertip büyüteceklerine, çeşitli ithal fikirlere peşkeş çekmeye çalışan “diaspora hainleri” görülmeye başlandı. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir milletin aydınlarının verdikleri emekleri, Bolşevik emellerine peşkeş çekmeye niyetlenen hain gruplar bile görüldü.

Hal böyle olunca, çekişmeler ve kopmalar, Türkiye’de yaşayan Kafkas Milleti’nin mensuplarını birbirlerinden tamamen uzaklaştırıp, Rusların bile yapamayacağı bir hızla bölerek, birbirlerinden koparmaya başladı… Bu noktadan sonra da samimi çabalar, birlik arayışları ve ana vatana dair projeler görülmedi değil… Ancak ne yazık ki tüm çabalar, sadece etnik heyecanlarla beslenen folklorik çalışmalardan ileri gidemediler. Samimi fakat fikri, askeri, siyasi ve ideolojik temellerden yoksun, gelecek vaat etmeyen, özünde iyi niyetli çabalar olarak kaldılar.

Aynı süreçte Kuzey Kafkasya’da da pek farklı şeyler yaşanmadı. Sürgün ve soykırımlarla darmadağın olan milyonlarca insan, son olarak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bir nefes alma fırsatı buldu. 1990’lara gelindiğinde, SSCB’nin dağılmasını fırsata çevirmek isteyen Kuzey Kafkasyalılar, dünyada esen özgürlük rüzgarlarından ve Rus lider Gorbaçov döneminin siyasi şartlarından faydalanarak yeni hamleler yaptılar… Bu dönem aynı zamanda yeni bir çatışma sürecinin de başlangıcıydı ve her çatışma sürecinde olduğu gibi, bu süreç te kendi liderlerini ortaya çıkarmaya başlamıştı…

Çeçen General Cahar Dudayev, Rus ordusundan istifa ederek önce Çeçenistan bağımsızlık hareketlerini toparlayan, sonra da diğer Kuzey Kafkasya cumhuriyetleriyle askeri ve siyasi birlik arayışlarına giren ve tüm Kuzey Kafkasya’ya umut dağıtan gözü kara ve inançlı bir lider olarak öne çıktı. Dudayev, bir yandan Çeçen İçkerya Cumhuriyeti mücadelesini sürdürürken, bir yandan da diğer Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri ile siyasi ve askeri birlik ilişkileri kurdu. Zaman zaman yaptığı konuşmalarında, bağımsız Çeçenistan mücadelesini yürütmekle birlikte, asıl hedefin bağımsız Kuzey Kafkasya olduğunu vurguladı.

Diğer Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin liderleri de Dudayev gibi, Kuzey Kafkasya halklarının birliğine vurgu yapıyorlardı. Bu süreçte Adıgey’de, Abhazya’da, Çeçenya’da vb. birçok örgüt kuruldu. Birkaç yıl içerisindeyse, tüm örgütler, Kafkas Dağlı Halkları Birliği çatısı altında toplandılar. Kafkas Dağlı Halkları Birliği teşkilatının hedefi, ilk aşamada Kuzey Kafkasya’da askeri ve siyasi iş birliği; asıl hedefi ise Kuzey Kafkasya Milleti’ni yeniden birleştirecek adımlar atmaktı.

Çeçen İçkerya Cumhuriyeti özgürlük mücadelesinin ideoloğu ve fikir babası olarak tanınan Zelimhan Yandarbiyev, bu teşkilatın önemini şu sözlerle ifade etmişti:

“Kafkasya Dağlı Halklar Asamblesi’nin oluşumu, önemli bir tarihsel bir başlangıç ve Kafkasya’nın ulusal kurtuluş mücadelesi tarihinin yeni bir sayfasıydı…” (1)

1992’deki Abhaz ve Gürcü çatışması, Çeçenistan’ın bağımsızlık ilanı gibi gelişmeler teşkilatın çalışmalarını hızlandırdı. SSCB çökerken, Kuzey Kafkasya’da özgürlük ve birlik rüzgarları esiyordu. Siyasi ve askeri gelişmeler neticesinde teşkilat, Kafkas Halkları Konfederasyonu’na dönüştü ve bu gelişmenin etkileri, Abhaz-Gürcü savaşında ve savaş öncesi Çeçen-Rus krizinde görüldü. Gürcistan’la yaşanan savaşta, Abhazya’ya binlerce konfederasyon savaşçısı sevk edildi. Bu birlikler, büyük kahramanlıklar göstererek Gürcü birliklerini kısa sürede püskürttüler. 1991’deki Çeçen-Rus krizinde de birliğin siyasi ve askeri tesiri görüldü.

Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun gücü, köhnemiş devlet yapısını ayakta tutmaya uğraşan Rus yönetiminin gözünü çok korkuttu. Ve Rusya bundan sonraki süreçte, bir yandan birliğin Kuzey Kafkasya sathındaki kadrolarını hedef alırken, bir yandan da Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun itici gücü Çeçenistan’a saldırdı. Birliğin başını çeken birçok Kuzey Kafkasyalı vatansever aydın, siyasetçi ve asker bu süreçte Rusya tarafından etkisiz hale getirildi. Abhaz-Gürcü savaşında, birkaç günde binlerce askeri cepheye sürebilen Konfederasyon, Rus tesiri sebebiyle iyice güçsüzleşti ve Çeçen-Rus savaşları sürecinde görüldüğü gibi etkisini yitirdi ve tarih sahnesinden çekildi.

Birlik arayışları ve girişimlerinin başarısızlığa uğramasının tesirleri, sadece Kuzey Kafkasya’yı değil, Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasyalıları da etkiledi. Fikrî ve ideolojik temelleri olmayan irili ufaklı birçok yapılanma, maalesef folklor veya yardımlaşma derneklerinden öteye gidemediler.

Bu durum ne yazık ki halen aynen sürmekte. Kafkasya’da ve Türkiye’de yanan özgürlük ve birlik ateşi sönmeye yüz tuttu. Türkiye’deki sürgün neslin torunları, ruhlarındaki fırtınaya yelken açıp, onları ana vatana faydalı kılabilecek, kendilerini Kuzey Kafkasya’nın birliğine ve özgürlük mücadelesine katabilecek bir yapılanmadan mahrum olarak yaşamaya devam ediyorlar. Kuzey Kafkasya ise Ruslarla “iyi ilişkiler” kurarak iktidar olmuş kölelerin baskısı altında “diasporadan” ve dünyadan kopuk bir halde yaşıyorlar.

Peki ne olacak?

Kuzey Kafkasya halkını tıpkı 1917’de ve daha öncesinde olduğu gibi, bir potada birleştirecek, kaynaştıracak bir dünya görüşünden mahrum kalındıkça, bu durum değişmeyecek.

Bütün iş, mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun dediği gibi “ruh ve onun emrinde kol” formülünde… Bu olduğunda, 1917’deki “birlik” yeniden doğacak…

Aşağıdaki iktibas, “düşünmeyi ve savaşmayı öğreten adam” mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun, 1988 yılındaki konferansının yazıya dökülmüş hali olarak, bütün bunların üzerine sorulacak olan “Nasıl birlik?” Sorusunu, “niçinine dair” ipuçlarını da vererek izah etmekte ve Kuzey Kafkasyalı muhataplarını beklemektedir.

NASIL BİRLİK?

Aranızda beni dikkatle takip etmiş olanlar, gerek eserlerimde ve gerekse konuşmalarımda, “selâm” bahsinin mânâ ve ruhu üzerinde durduğumu bilirler… Niçin?.. Çünkü, Rahmetli Üstadımın ifadesiyle söylersem, “içinden incisi düşmüş istiridye kabuklarından farksız” hâle getirilen klişelerden biri de “selâm “… Tekerleme haline getirilince müptezelleşen her mesele ve mefhum gibi selâm da, yeni baştan şuuruna ve ruhuna erilmesi gereken bir büyük dava… Eğer İslâm’ın “felâh-kurtuluş” ve felâhın da, “gizliliklerin açık edilmesi” mânâsını gözönünde tutarsanız, “selâm”daki “selâmet”in sırrını sezersiniz…

Hepinizin bildiği gibi “küfür” hakikati örtmektir… Yine hepinizin bildiği gibi Allah, Kur’ân’da “insanı, sefillerin en sefili olan âleme indirdiğini” söylüyor… Çerçevelediğim mânâlar içinde selâmlaşmaya bakarsanız, tüyleriniz ürperir… Düşünün ki, bu dünyada kendini bulmaya ve varoluşunu tamamlamaya memur insan, mümin kardeşi vesilesiyle imân tazeliyor! Şimdi size, gizliliklerin açık edilmesi ve pay kapılması esası üzerinde bir ölçü söyleyeyim: “Mümin odur ki, yüzüne bakınca Allah’ı hatırlatır…” Şu vesile olan insanın güzelliğine bakın! Ve Allah’ı hatırlayan insanın keyfiyetine!

Burada bulunan topluluğu, işaretlediğim mânâlara vesile olmak, bu mânâların ifade edilişine vesile teşkil etmeleri bakımından, İBDA şuuruyla selâmlarım! Tâbiî ki bu ruhu sirayet ettirmek mecburiyetinde olduklarını da hatırlatırım!

Bugün burada rahmetli Üstadımızın vefatının 5. yıldönümü münasebetiyle toplanmış bulunuyoruz… Ağız alışkanlığı gibi “anma toplantısı…” Oysa Necip Fazıl bir mânâ adamıdır; ve ben kendi payıma, her ân bitişik yaşadığım bir hüviyeti, kıytırık adam soyunun anladığı tarzda ananlardan değilim!

Esnerken ve gerinirken ağızdan çıkan “Allah!” nidasındaki yırtıcı gaflet hâli ile aşk ve vecd içinde Allah’ın zikredilişi arasındaki farkı, Allah adamlarının anılışında başlıca ölçü biliniz! Necip Fazıl’ı meselesiz ve gerçeksiz, alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha adi güzellemelerle anmak, olsa olsa anırmak olur! Bu yüzden, Bremen Mızıkacıları arasında görünüp onları muhatap almak yerine, burada size bir fikir ziyafeti vermeyi uygun gördüm… Karşınızdayım!..

Sene 1975 olsa gerek… Üstad “Hesaplaşma” isimli konferansı veriyor… Şimdi size onun girişini okuyacağım; bahsimizin mühim ölçülendirmelerinden biridir… Şöyle diyor:

“Sevgili gençler, dört-beş yıldır şu topluluk nizamı içinde buluşamadık… Hasretiniz bende devamlı olarak yaşadı. Ben o günden beri biraz daha ihtiyarladım; sizse gençlik ifadesiyle gençleştiniz, daha tazeleştiniz… Fakat bende ihtiyarlamayan, son nefesime kadar devam edecek ve ondan sonra RUHUMUN NEZARETİ ALTINDA KALACAK olan bir şey olmak lâzım … İşte o şey, dört sene sonra yine bu nizam içinde, bu dünya yüzüne ait bir aksiyon hevesi içinde, duası içinde, beni sizlere ve sizi bana kavuşturuyor… Sizi alnınızdaki kartopu hâlindeki imân ışığından tanıyorum… Allah’ın selâmı üzerinize olsun!…”

Öyleyse biz de, onun ruhunun nezareti altında kalan mânâya şahitlik edici ve duasını gerçekleyici bir yerde konuşalım! Böyle bir usul ise, her şeyden önce bizi atmasyoncu onbaşı tavrıyla konuşmaktan meneder! Mevzuumuzun ismi “Nasıl Birlik?” ve merkezinde de “remz şahsiyet ” meselesi var… Buna nisbetle konuşacağım… Gayem, kendi benlik madeniniz üzerinde tecessüsünüzü uyandırmak ve kendi nefs muhasebenize yardımcı olmak… Şimdi dikkat:

“Dâhi-i Âzam da ne demektir? Bir şey, bir eser, bir şahıs, bir hâdise izâh edilir, üzerinde fikir imal edilir. Yüksek, büyük, derin, ulu, yüce gibi kelimeler, içinden incisi düşmüş istiridye kabuklarından farksız şeylerdir. Bunlar bir tahlil ve teşhise bağlı olmadıkça, kendi kendilerine hiçbir şey ifade etmezler. Ancak tembel ve âciz mizaçların bir hadiseyi izahta kullandıkları hileli kalkanlar olurlar ve umumiyetle, aşağı ve yardakçı tip edebiyatına unsur vazifesini görürler.”

Rahmetli Üstadımız, Abdülhak Hâmid münasebetiyle bunları söylüyor… Burada “şahsiyet” bahsine ait bir inceliğe de işaret edeyim… Tatlıdan misâl vereyim… Tulumba tatlısı, baklava, kuşkonmaz, bilmem ne… Bunların arka arkaya ikramında, “bu da tatlı” diye bir kanıksama olur ya; bunun gibi, benim söyleyeceğim her şey nihayetinde Necip Fazıl sevgisini göstereceğine ve onun büyüklüğünü belirtereceğine göre, Necip Fazıl’ı benimseyen bir adamla, güya benimseyiş müşterekliğimiz varmış gibi kanıksama oluyor… Adam, iş dönüp dolaşıp Necip Fazıl’ın büyüklüğüne bağlanacağına göre, kendisi de bunu kabul ettiğine göre, nefsini hiçbir idrak ıstırabına sokmaksızın aşinalık ve müştereklik taslıyor… Düşünün: Bir sümüklü, bir homongolos, bir Rotary kulüp üyesi, bir puşt muharrir, bir kabak, sayısız kıytırık ve samimiyetsiz adamla “Necip Fazıl seven” olarak eşit, bir sırada oturacağım!.. Bunun ne kadar komik olduğunun farkındasınız değil mi?

Mesele şu: Ben, Necip Fazıl’ın şahsında tecelli eden mânânın muhasebesini yapıyorum… İspatına memur olduğum dava da şu: Necip Fazıl, benim şahsımda tecelli edecek mânânın muhasebesini yapmıştır… Yani, mütefekkirin, mütefekkir yetiştiren mütefekkire, batın nisbetine bitişik yere kadar nisbeti… Böylece, Necip Fazıl’ın remz şahsiyetini eserler boyu çerçeveleyen ben, aynı zamanda bahsin müptezelleştirilmesine ve aşinalık taslanmasına mani olmak gibi bir işe de davranmış oluyorum… Bu konuşmamda vaktimiz nisbetinde yapacağım ölçülendirmeler, hem bunu gösterecek, hem de gerçek birliğin ne demek olduğunu.

Şimdi dikkat… Bir dünya görüşü dili belirler ve geliştirir; bu dünya görüşü ile yoğrulan dilin kendini öyle şekillendirmesi gerekir ki, düşüncenin her şekline kolayca girebilsin ve milletin dünya görüşünü temsil eden her düşünceyi dile getirebilsin… Böyle bir dünya görüşünün ispatı halinde, unsurları uyum içinde birbirine ekleyen bir diyalektik, aynı zamanda fikrin sirayet edebilme gücünü de gösterir.

Dünya görüşünün dili belirlemesi ve şekillendirmesi meselesinin “remz şahsiyet” davası ile ilgisini bir misâlle anlatayım… Meselâ, bir zamanlar Afrika halkının, Avrupa sanatına bakışı… Gerçekliğe yakından bağlı resimler bile kendilerinde bir takım şaşkınlıklar uyandırıyor ve adeta görüntü yanılması gibi değerlendiriliyor… Hele o kanatlı insan ve melek tasvirleri, onlar için büsbütün anlaşılmaz şeyler… Bir filmdeki hadiselerin akışı ve buradan oraya geçişini, gerçekle bağdaşmamasından dolayı anlayamama vesaire…

Aynı misali değişik bir şekilde kendimizde de bulabiliriz… Fuzulî’nin mısraını ele alalım: “Aşık-ı sadık menem, Mecnunun yalnız adı var…” Şimdi sizde “Leyla ve Mecnun” hikâyesine ait bir imaj ve intiba olmasa, bu mısraın mânâsı uçar… Bunu yabancı bir dile çevirsek, bu mısraya yaklaşırken gerekli olan unsur ve malzeme olmadığı için bizim duyduğumuz zevki duymazlar… Bunun gibi, kanatlı insan tasviri Afrika halkı tarafından bir hilkat garibesi seyreder gibi, “kanatlı insan olur mu?” gibi, şaşkınlıkla karşılanıyor… Şimdi ben bir adam için, “bir ayağı çukurda!” desem, o adamın biraz lanet bir tip olduğu, onu sevmediğim, yaşlı veya hasta oluşu hissedilir; ama bunu aynen Almancaya çevirseniz, “çukurda, bir adamın ayağı…” Hiçbir mânâsı yok… Demek oluyor ki, bir takım şeyleri, bir takım işaret sistemlerine sahip olduğumuz için anlıyoruz.

Bütün bu mânâları kendisine tercüme ettireceğimiz ölçülendirme, bir İslâm büyüğüne aittir:

“Suret olmadan, mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez!”

Sık sık temas edeceğimiz bu inceliği de işaretledikten sonra, benim takatim ve sizin sabrınız nisbetinde, unsurları uyum içinde birbirine ekleyen bir diyalektikle rahatça konuşabiliriz… Biraz önce tercümeden misâl verdim… Bir dilden diğer dile tercüme edilen eserlerin anlaşılamaması, okuyucunun anlayışsızlığından çok, üstün anlayışta olmamasıdır… Onu kendine döndürecek ve kendi işaret sistemine bağlayacak bünyenin olmaması… İşte İBDA böyle bir bünye kurucusudur… Öyle mi, değil mi diye konuşulacak birşey yok… Meselâ, “yürüyen adam” diye, yürüyen bir adamın hâlini ifade ediyorum; ben “yürüyen adam” diye ayrıca ifade etmesem de o adam yürüyor… Ateşin, temas ettiği her şeyi kendine inkılap ettirmesi gibi, unsurları uyum içinde birbirine ekleyen diyalektiğin tahakkümü… Bu gözle baktığınız zaman, tavuk, inek, at vesair hayvanların verimlerinden istifade ve tasarruf etme tabiîliği gibi, dünya irfan yemişine el atmanın tabiiliği doğar… Ben Müslüman olduğuma göre, zaman bendedir; zamanın şahidi benim… Hep, birlik davası ve onun merkezine yerleştirdiğim “remz şahsiyet” bahsi üzerindeyim; takip edebiliyor musunuz bilmiyorum.

“Fikirden dolayı şahıs” anlayışı, “remz şahsiyeti”, fikirle çizilmiş bir suret olarak belirler; burada “kafa kağıdı”, fikir keyfiyetinin belirlediği terkiptir… Hareketi birinden diğerine intikal ettiren bir dişliler kadrosunu gözönünde tutarsanız, tedaîlerle sirayet eden ve işaret sistemini hayatın değişik görünüşlerine yayarak zenginleşen bir dünya görüşünün, birliğin hem sebebi, hem de vasıtası olduğunu anlarsınız… “Toplumun genel fikir çerçevesine manamızı hakim kılmaktan” bahsederken, hadiseye yanaşan şuura kendi tahassüsümüze ait unsurları kurabilmeyi, verebilmeyi kastediyoruz… Dediğim gibi bu, “sirayet edici fikir” davasıdır; ve bir ağaçta, kök, gövde, dal, yaprak ve meyvenin birlik içinde ayrı rolleri gösteriyor olması gibi, her sahada merkezi fikrin “ifade” şeklini bulmasıdır… Birlik böyle olur… Yoksa, bir takım adamların bir araya toplanması birlik demek değildir… Görüyorsunuz, “birlik paneli”, “birlik toplantısı” gibi, dostlar alışverişte görsün kabilinden tertipler yapılıyor… Neyin birliği?.. Sen, militan bir güç müsün, kafanla mı katılıyorsun, paranla mı katılıyorsun, hangi fikri teklif ediyorsun, kendi adına mı konuşuyorsun, ardındaki bir zümreyi mi temsil ediyorsun, kimsin, nesin sen? Kendi kendinden ibaret su kabağı cinsinden 4 tane adam toplanıp, “kendimizi düzeltirsek, nefsimizi bilmem ne yaparsak” diye fikir beyanıyla birlik olacak… Birlik mi istiyorsun?.. “Suret olmadan mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez” hikmeti içinde bu, bir sistemin ifadesi ve tecellisi olan siyaseti tâyindir… Ne fikrin var ki ne siyasetin olsun, “nasıl” birlik olsun? Anlatabildim mi?

Suret, şekil, biçim, nakış, istif, zahir oluş, tecelli… Hep akraba kavramlar… Birlikle ne yapılacağı, nasıl yapılacağı ayrı dava, her şeyden önce birlik için, birlik bahsini konuşabilmek için gerekli unsurları tanımak lâzım … Size bir misâl vereyim; Hüsnü arkadaşımızın da bulunduğu bir sohbet, bir açık oturum… Şimdi ben, “nisbet şu demektir” diye bir girizgâhla, nisbetin ne olduğunu söyleyeceğim… Nisbet, her şeyde ve her işte has ve hususi bir anlayış sahibi olmaktır… Evet; “nisbet şu demektir” diyorum, adam “oran demektir” diye atılıyor… Sinirleniyorum, fakat üzerinde durmuyorum; “nisbet şu demektir” derken, yine “oran demektir” diye atılıyor… Şimdi böyle bir şapşalla hangi mesele konuşulabilir ki? Ben orada Üstadımın gerçek “Kafa Kağıdı”nı yazmışım, “Kökler” isimli eserimi yazmışım… Diyelim her biri, bir, belki zaman içinde on esere açılacak bin terkibi vahid işaretlemişim… Birbirine nisbet içinde bin terkibi vahid… Şimdi adam bir lâf söyleyip kaçıyor ve ben ona ulaşabilmek için o belki bin terkiplik keyfiyeti yeniden tertipleme durumundayım… Oradan tutturamadı mı, bir lâf daha söyleyip yine kaçıyor; ve tekrardan bin vahidi yeniden… Gayet tabiî ki, benim işim bir budalanın peşinde dolaşmak değil… Bunları niçin söylüyorum? Şunun için: Biz, unsurları uyum içinde birbirine ekleyen bir diyalektikle İslâm tasavvufundan fikrî ölçülendirmeler getirir ve “Batı tefekkürü sahasında” seyahate çıkarken, onlar kendi kendinden ibaret lâflarla hergün ayrı telden çalıyorlar; ve bir meselede söyledikleri diğer meselede söylediklerini tekzip ediyor… Biz toplarken, onlar dağıtıyorlar! “Remz şahsiyet”, fikrin çizdiği surettir diyorum ya… İster fikir, ister hareket; neyin ve kimin etrafında birlik? Mânâlar şahıslarda tecelli eder; teklifin ne? Kendini mi teklif ediyorsun? Bakın size Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nden bir meseleyi işaretleyeyim:

“ASIL kuvvetli ve BÜTÜN sağlam olunca, teferruat ve parça, kendi kendine DOĞRU çıkar. Aslı ve bütünü ele almaksızın teferruat ve parçaları birer birer ispata çalışmak çok zordur. Kalbdeki doğrulama ve huzurun meydana gelmesinde en kısa yol, Allah’ın zikridir. Allah Kur’an’ında buyurdu: Kalblerin tatmin edilmesi Allah’ın zikriyledir.”

Bunu bir iplikle fikir plânına indirirseniz, teferruatın sonsuzluğundan istifade ile bir yerde bir lâf söyleyip kaçmak ve mihraksız bir boşlukta nisbetsiz dolaşmak durumunda olanın verimsizliğini anlarsınız… Bakın burada toplandık: Toplu hareketler, toplu refleksler, toplu hissiyat oluşturur… Ama neyin etrafında toplanmak? Uykudaki adamın şuursuz, nebatî refleksi değil… Bu yüzden de, o türlü topluluktan hiç bir şey oluşmaz… Burada ben konuşacağım, siz hoşça vakit geçirmiş olarak gidip evde horlayacaksınız; dava bu mu? Herkesin emeğini gerekli kılacak bir fikir etrafında birlik gerçekleşir… Biz şahsiyetler topluluğuna talibiz, kaval dinleyen koyun sürüsüne değil!

Topluluk, cemaat falan derken işin suyu çıktı… İşin sahteleştiği ve tekerlemeye döndüğü yerde, onu düzeltmeye memurum! Topluluk… “Allah’ın eli topluluk üzerindedir…” Hakikat-i Ferdiyye davasını gözönünde tutarsanız, Allah’ın eli, Allah Resulü’nün üstündedir… Öyle topluluk, kadro filân diye palavra yok… Mânâlar, şahıslarda tecelli eder… Ve iş, dişlilerin birbirine hareket intikal ettirmesi gibi yayıldıkça, topluluk hakikati fertlerde tecelli ettikçe, fikir ve hareket şirketi doğar… Hani size resim bahsinde, ona bakarken bir takım tedaîlerden bahsettim ya; tıpkı bunun gibi, her iş sahası diğerini besler… Bugün, gerek İslâmî ilimlerle uğraşanlar, gerekse diğer ilim sahalarında boy gösterenler, işi bir hayat tablosunu temin eden dile döndüremiyorlar… Kuru kuru “birbirimizi seversek, edersek” lâfları yerine, sen mevzuunda meseleyi tecelli ettir… Dikkat ediyorsunuz değil mi, hep birlik davası üzerindeyim “remz şahsiyet” davası üzerindeyim.

“Suret olmadan mânâlar tecelliye gelmez” dedim… Bakın bir İslâm büyüğünden suret hikmetinin mühimliğini göstereyim… Şöyle diyor:

“Herhangi bir şeyin sureti düşüncende belli olmadıkça onu idrak etmiş olamazsın. Çünkü idrakın o şeye mutabık olması icabeder. Bir şeyin düşüncede belli olması, olduğu gibi idrakin şartıdır.” Burada hem suretin mânâsı, hem de aksiyonun tarifi var… Rastgele hareket, uykudaki refleksle, şuurlu davranış arasındaki fark… Bir zamanlar, siyasetin, vücudun hayatiyetini sağlayan davranışla bir mânâda olduğunu, kurma, koruma ve yönlendirme faaliyeti olduğunu anlamadan apolitik seviyede(!) kurulanlar, bunun matraklığı tarafımızdan izaha kavuşturulunca, bu sefer aynı sefillikle politikada… Zaten bir garip memleketteyiz… On parmağında on marifet olan adam ararsanız bin tane bulursunuz… Ama on parmağında hakkıyla tek marifeti olan adam ararsanız, kaç kişi var? Daha vasatı tutturacak keyfiyeti gösterememişken, herkes alâ peşinde!

Şimdi “remz” davasına dikkat edin… Üstadın vefatı dolayısiyle, onun yüceliğinden, ne büyük şair olduğundan falan bahsedecekler… Açıkça ifade edeyim: Eğer biz olmasaydık, “milli kültür” tekerlemesi içinde onu, birtakım şairler arasına, şairlerden bir şair olarak oturtturacaklardı. Mütefekkirler sırasında(!) mütefekkirlerden bir mütefekkir olarak rafa yerleştirme niyetleri gibi… Şimdi, İslâm büyüğünden işaretlediğim inceliği hatırlayarak dikkat edin: Fikirden süzülme gerçek şiir halinde, Üstad ve benden başka mânâsının suretini bulabilmiş kimse yoktur… Kendimi methetme durumunda değilim; hakikati belirtme durumundayım… Necip Fazıl vesilesiyle bunu belirtmeye mecburum: İdraka mutabık remz… Bu böyle, rastgele bir iş değildir… Zamanın nabzını tutmuş, onunla mutabakatı olan, insan soyunun sözcüsü şair; bu gözle bakarsanız, onun şiirine hakim olan, bütününü kendine bağlayan remz, adeta zamanın resmidir… Hani, “mânânın tecelli ettiği suret” davası… Anlatabildim mi? Size başka bir ölçü vereyim, şiirden bahsederken: Necip Fazıl’ın şiiri, “Çile” şiiriyle “Çocuk” şiiri arasındaki bir dehliz de mânâlandırılabilir… Yok palavradan, “Otel odası”ymış, “Kaldırım”larmış, hangi kelimeyi kaç kere kullanmış… Bir takım sahte güzellemeler… “Fikirden süzülme şiir” davasının şahikasını koyan adam, “düşünerek bulmak ve sezerek yapmak” şeklinde İslâmî estetik idrakının temel idrakını ortaya koyan adam, bir takım sahte güzellemelere mi mevzu olur? Beş asırlık tarih dilimimize nisbetle onun fikir ve aksiyonuna bak, sanatını mânâlandır… Hele bazı budalaların, “büyük şair ama, gerici fikri olmasa, siyasete girmeseydi” gibi lâfları büsbütün gülünç… Fikirden süzülme şiir… Öyleyse, mensup olduğu fikri olmasaydı, şiiri nerede kalırdı? Ağacın dalını kesip meyve ümit eden bir ahmaklık örneği…

Bir Fransız yazarı, “topyekûn kâinatı tek kelimeye sığdırmak gibi mel’un bir ihtiras sahibi olan biri varsa, o da benim!” diyor… Tabiî burada “mel’un”, bir ıstırap ifadesi, yoksa böyle bir çaba mel’unluk değil; anlıyorsunuz… Evet… Hakikatiyle, topyekûn kâinat ancak Kelime-i Tevhid’e tercüme ettirilebilir… Ve zamanın her ân yeni tecellileri içinde, her devir bundan pay nisbetini gösterecek… Şimdi, “Marifetnâme” isimli eserimizin marifetini belirtmenin yeri geldi… Size bir misâl vereyim: Ne kadar ilim, fikir, sanat eseri varsa, herbiri lügatteki kelimelerle tertipleniyor diye, hiç lügattan eser yazabilir misiniz? Veya yeni bir eseri, bu da lügatta mevcut kelimelerle yazıldı, yeni değil, diyebilir misiniz? İşte bunun gibi marifetnâme, bir yönüyle ucuz, -20 sene kitaplar dünyasındaki duraksız seyahat ucuz mu değil mi ayrı dava- bir yönüyle de emsâlsiz bir marifet işi… Olmayan fikir geleneğimiz içinde, unsurları uyum içinde birbirine ekleyen bir diyalektikle fikir vahitlerini kendimize göre tablolaştırmak, bu bünyeye irca… Öküzün boynuna bir halat atarım, kendimi çektiririm; dava bu… İşte bunun gibi, bu incelik tuttuğu andan itibaren, mizaç hususiyetleri içinde aynı mânâya yönelme hissi ve fikri göründüğü andan itibaren, topluluk ve birlik tabiî olarak teşekkül eder. Marifetnâme’den misâl verdim… Diyelim Büyük Doğu’da İktisat bahsi… “Patron, kasasının anahtarını kalbine” filân diye bir takım ifadelerle yarım sayfalık bir terkip… Bunun gibi, hayat tablomuzu çıkaran terkibî vahitler… Şimdi, ilim adamı geçinen, kendi yüksek(!) ilmine veya malûmatına nisbetle bakınca, onun gözünde bunlar, bir takım edebî ifadeler… Böyle görüyor… Böyle olmadığının ve o diyalektiğin meselelere sirayet gücünün ne olduğunu ben gösterdim; unsurları uyum içinde birbirine ekleyen bir diyalektiğin, yürüyen bir diyalektik olduğunun ispatçısı oldum… Hani, “fikirle çizilmiş suret”ten bahsettim, bunun “remz şahsiyet” davası olduğunu söyledim ya… Netice olarak, Necip Fazıl bir “remz şahsiyet”tir ve bunu ifade bir takım kuru sıkı pohpohların içinde olmaz… Alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha adi güzellemelerle değil, duyarak, düşünerek, yaşayarak…

Birlik için sistem lâzım, teşkilât vesaire gibi bahisler üzerinde durmuyorum… Zaten sizde böyle bir alt yapı yoksa, konuşmam lüzumsuz olur… Biliyorsunuz sürekli nisbetten bahsediyorum… Nisbet sahibi olmak gereğinden… Buna da sahtesi musallat… Murakabe bahsinden misâl vereyim: Şeyhin suretini bir madalyon gibi kalbinde taşıma… Buradan size umumî bir ölçü koyacağım… Nisbet bahsine ait bir dava; bunu, gerek kendi nefs muhasebenizi yaparken, gerekse bu mevzularda konuşan dışımızdakileri muhasebe ederken gözönünde tutmalısınız… Bakın İslâm’da meselelerin ele alınışı ne kadar incedir… Rabıta dedik: Şeyhin suretini madalyon gibi kalbinde taşımak. Şeyh-mürid ilişkisi filân, buralara girmiyorum… Şimdi ben bahsi hemen fikir plânına indireceğim, bu yüzden dikkatinizi çekiyorum… Evet; orada, o sureti yapmacık ve zorlamayla temine yelteniyorsa, bu bir münafıklık alâmeti… İzah edebildim mi? Olmadığı şekilde görünmek gibi, münafıklık alâmeti… Biz fikir plânında konuştuğumuza göre, bunlardan çektiğimiz ipliklerle fikri örgüleştirdiğimize göre, dava şudur: Dışın dış yüzünden yapılan bir nisbet taklidi, nisbet tulturamamak, yerine ve mevzuuna göre, olmadığı mânâda görünmeye yeltenmek, münafıklık alâmeti gibidir… Bunun üzerinde durmamın sebebine gelince: Ben burada, gördüğünüz gibi, şekil ve suretimle böyle bir insanım… Her birinizle tek tek insan olmak bakımından bir müştereklik içindeyim ama, bunun ötesinde hepinizden de ayrıyım… Bu arkadaşınız şöyle, öbürü böyle bir insan; iki tane birbirinin tıpkısı insan yok… Birlik davasıyla alâkalı olarak bunlardan bahsettiğime göre, birliğin, tecelli edeceği yer görünüyor: “Ölmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz!” Bu ölçüyü hatırladınız değil mi? Bu ihtar içinde herkes kendi nisbeti ve öz hüviyeti ile görünecek… Düşünün ne kadar zengin bir koro olur… Bir orkestrada bir sürü enstürüman… Ve her biri kendi ÖZ sesiyle… Ve hiç kimse istediği yerde çalıp, istediği yerde susmuyor… Zaten o erginliğe erdikten itibaren, rastgelecilik kalkar… Bizde, her şeydeki gibi bilinmeyen davalardan biri de nizâm davasıdır… Nizâm… Oysa, bizim üzerinde durduğumuz iş, doğrudan doğruya nizâm davasıdır… Çünkü nizâm, bizzat fikrin kendisidir; ve bizim mânâmız müntehasında, “hikmetle muttasıf” tabirine denk gelir… Netice olarak burada, kendinden zuhur diyalektiği etrafında bir takım çizgileri verirken, herkesi “şahsiyet” olmaya, arada kaynamamaya davet eden ölçüleri getirmiş oluyorum; yani burada ben anlatırken, siz kuru kuru dinleyici olma durumunda değilsiniz… Eğer söylediklerim ruhunuzun bam teline dokunuyorsa, bu tellerden birtakım iddialar çıkacaktır… İzah edebiliyor muyum? Ve biraz daha mevzuyu daraltarak devam ediyorum: Bahsettiğim şekilde tezahürler görünsün diye ben, mizaç hususiyetleri veya yaptıkları iş sebebiyle birbirine yakın olan arkadaşları ayrı bürolara böldüm… Kendi hâl ifadeleriyle görünsünler diye… Erbab-ı zekâ için söylüyorum bunları… Eğer ben sizin kendi nefs muhasebenizi yapabilmenize dair bir takım şeyleri sizlere sıçratabiliyorsam, bu sıçrattığım şeylerle kendilerini ortaya koyabilmelerine vesile olursam, ortaya korkunç bir zenginlik çıkar; ve toplumun genel fikir çerçevesine mânâmızı hakim kılmanın yolu da zaten budur… Bir resme bakarken bile ne kadar çok malzemeye sahip olmamız gerektiğini söyledim ya; bunun gibi, fikir, sanat, şu, bu birbirine hareket verince iş tamamdır… İzâh edebiliyor muyum?

Konuşmamın başında “selâm” bahsinde değindiğim “felâh” davasını hatırlayın… Felâh, dindeki gizliliklerin açık edilmesidir… Kedi gözlü adamın bundan alacağı birşey yok; pay sahibi olduğunu göstermek, ancak dışarıya açılmak ve içe doğru derinleşmek şeklinde olabilir… Ve benim Gölge 1’den itibaren takip edilecek yolu tesbit ve kademe kademe derinleşerek usullendirdiğim, tecrit… Mümtaz yönüm tecrit olduğuna göre, bahisleri dağınıklıktan kurtarmak yolumun tatbiki, birliğin “nasıl”ını ve “niçin”ini gösterir, gerçek kılar.

Niçin bahsimizin göbeğine “remz şahsiyet” bahsini oturttuk… Bunun fikirden, estetiğe ve aksiyona kadar pek çok yönü var; herkesin kendi davasından çıkabileceği bir mânâ.

Üstad’la konuşuyoruz… Bir misâl veriyorum ve diyorum ki, “bir lira kazanmak için bir milyon rizikoya sokulmaz; ama bir lira kazanmak için sırasında on lira sokulabilir…’ Bana hemen reaksiyon gösterdi, “teşbih yapma!” diye… Şimdi orada “teşbih yapma!” demesinin yeri yok… Ama o zamandan beri içimde ukde olan bir davadır… “Niçin?” Söylediğim gibi iş, son tecritte şuraya gelir:

“Herhangi bir şeyin sureti düşüncende belli olmadıkça, onu idrak etmiş olamazsın, çünkü idrakin o şeye mutabık olması icap eder!”

Burada da şöyle bir hadise çıkıyor; meselâ barışı güvercine tercüme ettiriyoruz… Güvercin suretine… Niçin güvercin de, yılan değil? Barışın o sükûnetiyle güvercinin temizliği arasında -mânâyla suret arasında- bir münasebet olduğu bizim ruhumuza o kadar oturuyor ki, yılanı hiçbirimiz yakıştıramadık… Bu çerçevede mânânın sureti olacak remz, mânânın sureti olacak “remz şahsiyet”, atmasyoncu onbaşı tavrıyla yakıştırılamaz… Size söyledim: “remz şahsiyet”, fikrin çizilmiş bir suretidir, fikirle çizilmiş bir surettir. Mücerretler halinde konuşuyorum ama, dinlediklerinizi unutanlardan değilseniz, yeri geldiğinde bunları delillendirebilirsiniz… Kendiniz pratiğe dökebilirsiniz… Bunun da mantığı şudur: Anlayış temin eden teoriden daha pratik bir yol yoktur… Yani ben burada sizin ruhunuza bir takım anlayış çizgileri çizebiliyorsam, tam da pratiğin üzerindeyim demektir… İzâh edebiliyor muyum?

“Remz şahsiyet” filân derken, her şeyde, her davada olduğu gibi, su kabaklarının dilinde bu iş te müptezelleştiriliyor… Bahsi renklendirmek için, Şems-i Tebrizî Hazretleri’nden misâl vereyim… Bir hikâye… Biri diyor ki:
– “Sen balığı bilmiyorsun!”
– “Biliyorum!”
– “Anlat öyleyse!”
– “Şöyle boynuzları var, böyle hörgücü var!”
– “Ayol, sen balığı bilmemek bir yana, deveyle öküzü de birbirine karıştırıyorsun!”

Şimdi bu şartlar altında, bu keyfiyette olan insanlarla yapılacak olan hiçbir toplantının, hiçbir kıymeti yoktur… Böyle abuk-sabuk birlikten bahsedilen yerde siz, birleşilecek olan mihrakı işaretleyin… Madem ki bir dünya görüşünün gerekli kıldığı hem dile ve hem de meselelere hakim olan bir diyalektik var; bunun meselelere sirayet edici bir modeli oluşuyor… Ve madem ki bunun etrafında bir halkalanma var… Madem ki dışa karşı fikir plânında bir haysiyeti ve heybeti var, o halde daha ne bekliyorsun? Uydurma birlik lâfları yerine, doğrudan doğruya birleşilecek noktaya mıhlan… Bunu anlatın…

Üstadı anma vesilesiyle burada toplandığımızı söyledim… Neleri nelere vesile kıldığıma dikkat ediyorsunuz değil mi? Neleri nelere vesile ediyorum… Yani adeta, “niyeti üzüm yemek değil de, bağcıyı döğmek” derler ya… Biz bir nizam kavgası yapıyoruz… Zaten Necip Fazıl bir aksiyon adamı ve sen bunun hakikatini yerine getirebildiğince ona bağlı olmanın ne demek olduğunu gösterebilirsin… Öyle palavra değerlendirmelerle değil!

Şimdi, aşina olduğunuz ve fakat aşinalık taslamanızı istemediğim ölçülendirmelerden birini hatırlatayım… Has ve hususî bir anlayışla meselelere sarkacak olanlar, bundan kitaplık bahisler devşirebilirler… Şu:

“Necip Fazıl, beş asırlık tarih dilimimizle birlikte içinde bulunduğumuz çağın nabzını yakalayan ve ideali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adamdır!”

Bunun “remz şahsiyet”i… Bu terkipte bir sürü yerden süzülme bir hayatiyet var… Her şeyden önce -dikkat edin-, İslâmî bir dünya görüşüne bağlı tarih muhasebesinin tâ göbeği var… Yani, şöyle söyleyeyim size: İnsanoğlunun geçtiği bütün yollardaki kolları Allah Resûlü’nün şahsiyetine bağlayan bir tarih anlayışı var… Ve bu tarih anlayışı, bizim getirdiğimiz davadır; ileri-geri tekerlemesinin dışında, topyekûn insanoğlunun geçtiği bütün yolları ve kolları muhasebe ve murakabe edici ölçülendirmeyi biz getirdik… Bunun içinde Necip Fazıl’ın yerine oturtturuluşu… Aynı terkip içinde, bir fert-toplum ilişkisine dair parantez açabilirsiniz… Meselâ, “İslâm’da idare biçimi yoktur, idare ruhu vardır”; Büyük Doğu, davayı böyle işaretlemiştir… İdare biçimi değil, idare ruhu vardır; burada, mânâya uygun suretin ne olduğunu anladınız mı? Bir zaman giydiğim elbisenin sonradan uymaması gibi, şartların her ân yeniliğine nisbetle ve her ân tasarruf memuriyeti içinde, bir devirde idare şekli şu iken, diğer devirde bu… Hep ölçüye uygun olma şartı ile… Necip Fazıl’ın şahsiyetine ait belirtmiş olduğum hüküm o kadar mühimdir ki, bugün sarkılacak olan sosyal meselelerin çözüm yolu müntehasında buraya çıkar… Aranızda sosyoloji ile ilgili olanlar da var, hukuk ile ilgili olanlar da var… Ben bu kadar söylüyorum.

Remz şahsiyeti böylece oturttuktan sonra, buna nisbetle, buna nisbet edilerek şahıslar ve meseleler yerli yerine oturtulur… Buna nisbetle yerli yerine oturtulanlar da belki devdir; o ayrı dava… Meselâ fizikte kâinat muhasebesine varan bir Einstein, sisteminin hakikatini İslâm’da görse ve gösterebilseydi, mevzuunun remz şahsiyeti olurdu… Kısaca iş keyfiyette; onbaşı-çavuş ilişkisi değil…

“Suret olmadan mânâlar tecelliye gelmez” ölçülendirmesi içinde gidiyorum… Teşkilât… Kuru sıkı kuruluşlar olmaz… Bir teşkilâtın biçimi bile kendisinin sahip olduğu fikir ve mânâya göredir… Biraz daha pratiğe girerek söylemek istiyorum: Şu andaki ruh fotoğrafınızı çektiğim anda, diyelim ki bu, çaresiz insanı aksettirmiyor, sancılı insanı aksettirmiyor… Oysa, benim rahat insanla yapacağım şeyler başka, sancılı insanla yapabileceğim şeyler başka… Meselâ birinde karargâhımı dağa kurarken, diğerinde şehrin göbeğine kuruyorum… İzah edebiliyor muyum? İşin püf noktalarından biri bu; bunu anlayın… Benimseyin… Bu anlaşıldıktan, bunun şuuru yerleştikten sonra, bize engel olabilecek hiçbir güç yoktur… Kavgamız zaten burada.

Birlikten bahsediyorduk… Birlik, her şeyden evvel teşkilât davası… Adam gazete köşesinden gelmiş; kendi başına sudan çıkmış balıktan farksız bir tiple, ne birliği? Ne yapılır ki senle? Teşkilât davası, dedik… Bunu söylerken de, tabelâdan ibaret bir şuursuzluktan bahsetmiyorum… Teşkilât, şeklini fikrin tayin edeceği, siyasetini fikrin biçimlendireceği bir dava… Kuru kuru bir tabela ve su kabağından müteşekkil adam kadrosuyla teşkilât filân olmaz… Şimdi iş şuraya geldi: Bir teşkilâtın gayesi, hareketinin muhtevasındadır… İşaretlediğim meseleler içinde bakarsanız, tabelâ asmadan da siyasî faaliyet yürür; ama biri legaldir de, diğeri… Anladınız…

Olan ve olabilecek olan menfiliklere de temas etmek istiyorum… En küçük çaplar içinde bile doğru politika… Bu ilkeyle baktığımız zaman, ne kadar keskin bir dikkat gerektiği ortada; ama bu, “en küçük çaplar içinde bile pislik yapmak” demek değil… Yani, aynı görüşü paylaşanlar arasında birinin başarısızlığı diğerinin memnuniyeti olursa, olmaz… Ben burada oturuyorum; bir sinek geldi ve üstüme kondu… Bu sinekle benim aramda ebediyen kopmaz bir bağ oluştu; böyle bir vakıa, hiçbir şeyin kaybolmaması hikmetiyle mevcut… Bunun gibi, böyle bir bağ oluşmasın diye, bir takım yerlerde bir takım şeylere vakıf olmama rağmen, bilmezden geliyorum… Ortalamalar ve imâlar içinde konuşuyorum; sonra iyi olmaz… Esas olan, hâl ifadesi, ifade şeklini bulmaktır.

Ben… Bir şeye dikkatinizi çekeyim… Bir insanın yakınmasının kanıksanması var ya; hayatta en ıstırap verici şey o… Rahatsızım, burada konuşacak hâlde değilim, falan… Fakat dediğim duruma düşmemek, “ hep rahatsızım” gibi bir şey doğmasın diye buraya geldim… Şunun için buraya geldim; nefsimize mazeret biçerken o kadar cömertiz ki, bunu kırmak için, nasılsam öyle konuşayım diye geldim… Sözü şuraya bağlayacağım… “Marifetname”den misâl vermiştim… Bugün bizim toplumumuzda dış dünyayı tasarruf edecek bir dil ve anlayış yapısı olmadığı için, bir işaret sistemi oluşmadığı için, belirli bir diyalektik mevcut olmadığı için, kendi dünya görüşümüze bağlı bir takım terkibi vahitler halinde ortak hafızaya dair düğümler, tablolar koyduk… Meseleleri askıdan kurtarmak için… Orada özellikle, ağıza bir şeker atıp emer gibi, canımız isteyince bir sigara yakar gibi kolayca faydalanılabilecek bir usul takip ettim… Eline alır, iki dakikada bir terkibi vahide bakabilirsin; kafana takılan bir mesele için, fihristten istediğin işarete bakabilirsin… En rahat ve pişkin insana ulaşabilmek için bile ne türlü tertipler içindeyim… “İşim var, vaktim yok” mazeretini kırmak mecburiyetindesiniz… Anlatabildim mi?

“Ölmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz.” Bunun için dünyaya geldik; yemek, içmek, uyumak, iş, güç, bilmem ne, hep bunun için… Halbuki Müslüman olmamıza rağmen öyle bir garip haldeyiz ki, her şeye vaktimiz var, her şeye fırsat buluyoruz da, kendimizi idrak etmeye dair bir çabaya yok… Meselâ size selâmdan bahsettim… Bunun hakikatine erici bir keyfiyet belirtelim, birlik tamamdır… Ama “selâm”, kuru bir lâftan öte gitmiyor ki… Ne muhatabı var, ne yapısı… Hepsi yalan.

Bu dünyaya kendimizi bulmak için geldik… Ama işin ne kadar bayağılaştığına dikkat edin: “Vakit nakittir” diye bir lâf… Ne tuhaftır ki, “nakit” deyince akla hemen “mangır” geliyor… Nakit, kıymettir; ve bizim için, zamandan daha kıymetli ne olabilir ki? Hayatta boşa gidişine en çok üzüleceğimiz, en çok şuuruna varmamız gereken şey… Cebimizden para aksa üzülürüz, ama hassasiyetimiz, zamanın akışı karşısında kayıtsız… Fikir, sanat, şu, bu; nihayetinde hep hassasiyeti gıcıklamaya, uyandırmaya dair… Biz, unsurları dört dörtlük, zincir halkası gibi birbirine eklenen bir toplumun mensubu değiliz; bizim örnek olarak göreceğimiz bir nakış yok… Kendi kendimizi yetiştirmeye memuruz, mecburuz… “Ölmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz” ölçüsünü kuru kuru tekerlemenin hiçbir kıymeti yok; herkes, bir şahsiyet olarak kendi hâl muhasebesinin ifadesine geçtiği andan itibaren, davanın ruhu cemiyetin en gerisindeki ferde kadar sarkar… Bunu tersinden bir örnek ve kültür emperyalizmine misâl halinde göstereyim: Adam, “akla soyunmak gelmesin diye, pardesünün düğmelerini gizli yaptım” diyor… Güya İslâmî kisve noktasında o kadar hassas ki! Freud’a bile parmak ısırtacak olan bu ahmak adam, elbette Freud’u bilmez… Ama iş, yansıya yansıya ona malolmuştur… Anlatabiliyor muyum? Bu, aynı şuna benzer: Şekeri, bir tatlı halinde de, şerbet halinde de, Amerikalıların yaptığı gibi fasulye yemeği içinde de insan midesine ve bünyesine ulaştırabilirsiniz… Bunun gibi, ruh ve fikir nerelerden nerelere yansıyarak, ne türlü tezahürler halinde görünüyor; deminki misâl buna dairdi… Bu çerçevede baktığınız zaman, işi en arkaya kadar aksettirecek tertipler ister ki, herkesin vazifeli oldu ğu bir davadır bu.

Aranızda türbanlı arkadaşlar var… Onlarla gurur duyuyorum… Benim belki 18-20 sene önce rahmetli Cevat Ülger’e söylediğim ve onun benimsediğine şahit olduğum bir tesbitimi söyleyeyim: Dava örtüde değil, örtüye giren hanımda… Biri var, şahsında örtüyü küçültüyor; biri var, haysiyet veriyor, şahsiyetini bütünlüyor… İşte sakal… Sakal, erkeğin ne kadar tabii bir güzelliği, onun vakarını bütünleyici bir unsurdur… Ama uzun zamanlar boyunca hep kırık dökük adam görünüşüyle eşleştiği için, adeta iptidailik remzi olmuştur. İş sakal bırakmada değil, sakalı bırakan adamda… Demek oluyor ki, doğrudan doğruya insanın hâli tebliğdir… En tabiî alışkanlıklarımıza kadar, bir nezaket, bir zarafet, idrak ve yerinde gözükaralık ve cesaret tütmesi lâzım.

Şimdi… Bir iddianın hakikatini gösterirsen ne alâ; yoksa palavracı olursun… Bizim iddiamız şu: Biz, zehir yense onu şifaya tahvil edebilmenin diyalektiğini örgüleştiriyoruz… Mânâmıza tamamen aykırı ve mânâmızı törpüleyen bahislerin, yanına bile yaklaşılmayan meselelerin, İBDA diyalektiğinin alevleri arasında nasıl kendimize inkılâp ettirildiğini görüyorsunuz… Bunun mayası özümlendiği zaman iş tamamdır… Bakın dikkat edin: Böyle bir olgunluk vasatında, gerekirse, İslâmî mücadeleye hizmet etmek üzere Marks’ın kitaplarını bile biz basabiliriz… Bu nedir?… Şudur: Bir insan için, tavuk, at, öküz ve bütün hayvanat, insanın tasarrufuna amadedir… Yeter ki, bunu becerebil… Böyle bir idrakin oluştuğu yerde, şahsiyetsiz ve haysiyetsiz maariften, rezil televizyona ve daha neye ve neye kadar, her şey onların aleyhlerine döndürülecektir… “Allah nurunu tamamlayacaktır, kafirler istemeseler de…” Fakat biz bunu söylerken, bu aksiyondan pay sahibi olduğumuzu gösterebilelim… Demin türbandan bahsettim… Türban hadisesi, mânâ olarak, davranış olmanın ötesinde çok büyük bir vaade denk gelir; bunu açıkça söyleyeyim… “Kendinden zuhur” diyalektiğinin ispatı halinde muazzam bir hadise… Buradaki arkadaşlara, işin zevkini ve militan tavrını anlamaları için söylüyorum.

Neticede… Hem Üstadımızı andık, hem de onun şahsında “Birlik” davasının inceliklerini çerçevelemiş olduk… Size düşen iş, bütün sahteleri, şöyle veya böyle, ama mutlaka imha etmektir… Vesselâm!

(1) Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandarbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 71-74. Ank. 1996.
(2) Salih Mirzabeyoğlu – Konferans (Nasıl Birlik?) Flama Kültür Merkezi (Mayıs 1988)

Şamil İĞDE

(Devam edecek)

 

 

Şamil İĞDE Yazan - Tem 4 2017. Kategori Gündem, Kafkasya, Türk İslam, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *

Ebed Bizimdir Özel Haber, Yorum ve Makaleler