Tarih Şuuru Üzerine

“İstikbâl mâzide, hâl ise yaşanandır!”

Sedat BULUT

Vak’a: Vuku bulan, olan, geçen şey; olay, olgu, hâdise… Roman, hikaye, tiyatro vb. türlerde olay örgüsü… Mesele…[es] Harp, Savaş, cenk. Vak’a-i hayriye: Hayırlı vak’a, Yeniçeri Ocağının güç kullanılarak ortadan kaldırılması. Vak’anüvis: Osmanlı Devleti’nde resmî devlet tarihçisi.

Tarih: Hâdiseye vakit tayin etmek; Vak’anın vukuuna tayin olunan vakit; zaman tesbiti… Vak’anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam… Geçen hâdiseleri kaydetmekten hasıl olan ilim… Memlekette vaki’ olan hâdiseleri zamana nazaran tertib ve sırasıyla zikir ve beyan eden kitab.

İrfan Sultanı – Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu; “… gayesi bakımından tarih, eski zamanlardaki şekilleri yeni zaman ölçüsüne ve ilim ve üslub çerçevesinde samimi olarak meczetme ve bir sentez yapma işidir.” der.

Tarihçilik (Historism): “Olayların açıklamasını yaparken, tarihe ön plânda yer veren, her olayı tarihe irca eden temayül. Metod olarak, Marksist terimlerde, fikirleri, tarihî şartların bir sonucu olarak kabûl eden görüş. Hakikatın (vérité) tarihî olduğunu, yani yukardan bir müdahale olmadan tarihin de süreç içinde inkılâb ettiğini ileri süren öğreti. Bu anlamda tarihçilik, kuşkuculuğun ve irrasyonalizmin bir karışımıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Almanya’da ortaya çıkan ve olayların izahında tarihe öncelik veren bu akım, tarihî olayları, kendi şartları içinde anlamanın doğru olduğunu ileri sürer; bugünkü anlamlarını da geçmişe dayanarak açıklamayı tercih eder. Bu akım, insanî varlığın özünü, insanın tarihî bir varlık olmasında görür, âlemi tarihtenmiş gibi algılar. Dilthey’in mânevi ilimlerdeki anlama metodu, tarihi temel alan bir anlayıştır.” (Süleyman Hayri Bolay, Felsefi Doktrinler ve Terimler Sözlüğü, Akçağ Yay., 8. Basım, s. 437)

Tarih, bir kavmin yahut bir medeniyete mensub olanların yapıp ettiği elzem şeylerin yani kayda değer nitelikle vuku bulan söz ve hâdiselerin tesbitini yapmaktan daha ziyade, bunların “yapılış ve oluş” sebeblerini inceleyerek onlardan, yaşanan ve yaşanması gereken hâle dair bir anlayış çıkararak iyi bir istikbâl temin etme gayreti gütmektir.

Her ilim gibi “Tarih İlmi” de kendi arasında şûbelere ayrılmıştır: “Sosyoloji Tarihi, Düşünce Tarihi, Felsefe Tarihi, Din Tarihi, Medeniyetler-Devletler Tarihi” gibi. Yorumlarla birlikte kronolojik bir şekilde nakil ve rivayetlere dayanan Tarih gibi, Düşünce Tarihi de, bir taraftan “şöyle” iken, diğer taraftan “böyle” yorumlanabilir. Bu mânâda düşünce tarihi (ve tarih), “bir ideolojidir”; bir ideoloji mensubunun idrak süzgecinden geçirerek tahlili neticesinde, takdimi yapılacak olan söz-eser ve hâdiseler bütünüdür. Yani, bir ideoloji mensubu aynı şahıs veya topluluğu “barbar” olarak nitelendirirken, diğer bir ideoloji mensubu o şahsı bir “kahraman” olarak takdim eder, edebilir. Yine bir fikir ve fikir adamı birisi tarafından kabûl görürken, diğeri tarafından reddedilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Nasıl ki dil, bir taraftan hakikatleri ifade etmenin âleti olurken, diğer taraftan hakikatleri gizlemenin âleti olabiliyorsa, “Tarih” de bu mânâda bir taraftan hakikatleri takdim etmenin “ilmi” olurken, diğer taraftan hakikatleri gizlemenin âleti olabilir.

Bu çerçevede tarihe yön veren, tarihçidir. Tarih, tarihi yazana göre biçim kazanır, kazanabilir ve okuyanın bulunduğu yere nisbetle yorumlanabilir. Meselâ, Osmanlı Tarihi’ni Hammer’den okuyan birisi ile Cevdet Paşa’dan okuyan birisi arasında derin bir fikir-anlayış farkı olması kaçınılmazdır. Yani, İslâm Tarihi’ni sadece Oryantalistlerin yazdığı eserlerden okuyan birisi, İslâm ve müslümanların yapıp-ettikleri şeyleri tasvibten daha ziyade, tenkid eder, hatta Cevdet Paşa gibi tarihçilerin yazdıklarını reddeder. Bu mânâda Büyük Muztarib Cemil Meriç; “Bizim talihsizliğimiz, Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinlemektir!” der.

Demek ki tarih; herkesin kendi inancı ve fikir istidadına göre tahlil ve terkib edilebilen bir ilimdir. Duruş ve tavır da buna nisbeten bir mânâ ifade eder. Bu, aynı zamanda şu demektir ki; “zehri şifâya tevdi edecek” fikri-mânevî bir bünyemiz varsa “Kartaca’nın Tarihini Roma’dan dinlesek” bile, tahlil neticesinde idrak ve terkibimiz bir Romalı’nınki gibi olmaz; İskender’i “Dünya Fatihi!” olarak görürken, Atilla’yı “Barbar!” olarak nitelendirmeyiz.

TARİH HAKKINDA BAZI KANAATLER VE BATININ KİBRİ

İbn-i Haldun’a göre tarih; “inşâ ve rivayetlere dayanır. Haberde nakil sadıksa menşei tahkik edilmez, inşâ’da tenkid esastır.” Bununla birlikte, her milletin tarihi; “kuruluş, yükseliş, duraklama ve çöküş” kanununa tâbidir…

Toynbee’nin tarih felsefesi; “bütün medeniyetler dinlerin tesiriyle meydana gelmiştir” tezine dayanmakla birlikte, İbn-i Haldun’un tarihin seyri hakkındaki fikrini, (“kuruluş, yükseliş ve çöküş” fikrini) paylaşır…

Dekart’çılar tarihin karşısındayken, Malebranche tarihçileri; “düşünce zahmetine girmeyen tembeller” olarak yargılar…

Hegel’e göre tarih; “Mutlak fikrin maddeleşmesidir.” Hegel; “Doğu ve Afrika statik, despot ve dünya tarihi açısından önemsizdir” derken, Marks bu mânâda Hegel’in “tez”ine karşı “antitez” sunup, bir “sentez” oluşturma zahmetine girmeden; “Asya Tipi Üretim Tarzı” tez-modelini sunarak, Batının sömürgeci kapitalist zihniyetine katkı sağlar. Ayrıca Marks; “Bugüne kadar gelen bütün toplumların tarihi, bir sınıf kavgası tarihinden başka bir şey değildir. Bu sınıflardan biri burjuvazi, diğeri proletarya” diyerek, “mücerret fikri ve şahsiyetleri” zannınca diskalifiye eder ve; “Tarihî Materyalizm” sentezini oluşturur…

Carlyle ise: “Tarih büyük adamların biyografisinden ibarettir!” teziyle, âdeta Marksizme meydan okur…
Oryantalist ve Batı düşünce adamlarının ekseriyetine göre; “Batı medenî, Doğu barbar; Batılı akıllı ve mantıklı, Doğulu aptal ve cahil; Batılı aristokrat, Doğulu çapulcu, ilânihaye…”dir. Meselâ Balfour: “…Batı milletleri tarih sahnesine çıktıkları ândan itibaren kendi kendilerini yönetme” kabiliyetlerini isbat ettiler… Doğuluların tarihlerini elden geçirseniz ‘kendi kendini yönetme’ prensibinin en ufak bir izine rastlayamazsınız. İhtişam içinde geçmiş muhteşem yüzyıllar despotizmin ve mutlak iktidarların ürünleri olmuşlardır…” diyerek, sürekli olarak Doğuluları aşağılar. Tocqueville’in Cezayir, Cromer’in Mısır hakkındaki yorumlarının da Balfour’un yorumlarından aşağı kalır yanı yoktur. Bütün Oryantalist yazar ve Sömürgeci İdarî Valiler için; “hürriyet, ilim, tarih, siyaset vb.” herşey Batıdan gelir. Doğulular, yolda yürümesini dahi bilmezler, bu yüzden yönetilmeye, hatta kendi kendilerini takdim etmekten âciz olduklarından dolayı “Batı’nın Doğu’yu” tahlil ve takdim etmesi bir medeniyet görevidir. Ennihâye; Doğu-lu yabanî, Batı-lı da, onu ehlîleştirmek isteyen medenî(!) bir terbiyecidir.

Batı, Doğu’nun bütün değerlerine saldırır ve bazı oryantalistler o kadar ileri gider ki, meselâ, Chateaubriand’a göre; Kur’an Tanrı’nın değil sadece; “Muhammed’in Kitabı”dır yani –hâşâ!- Peygamberin Allah adına uydurduğu bir kitabtır ve bu Kitab; “ne kin, ne tiranlık, ne aşk ne de hürriyetten yana hiçbir şey sağlamaz” ve; “ne bir medeniyet getirir ne de yüksek değerler”… (Fazlurrahman’ın; “vahyi kelimeye döken peygamberdir” şeklindeki “tez”i bundan mülhem olsa gerek. Yani bu sapığa göre vahiy kalıb hâlinde inmiş, Peygamber ona katkı yaparak; kendi lisânıyla ifadelendirmiştir: Küfür.)

Her sahada; Batı’nın Doğu’ya üstün olduğu fikrini reddeden ve; “Batı dünyası Doğunun hikmet hazinesine bir pul dahi eklemiş ise ben kara cahil olduğumu kabûl ederim” diyen Simon Ockley gibi hakşinas fikir adamlarının düşünceleri hiçbir zaman Batı tarafından topyekûn kabûl görmemiş; devlet ve toplum çapında sirayet etmemiştir.

Amerika Kıtasında Peru-İnka ve Meksika Astek-Maya uygarlıklarından geriye bir pul dahi bırakmayan Batı medeniyeti, Doğu cebhesinde de, Hitit, Sümer, Eti, Bâbil, Mısır-Memfis ve Kartaca gibi medeniyetlerden kalan antik eserlerin birçoğunu yağmalamış; Zerdüşt, Budist-Taoist ve Konfüçyen gibi medeniyetleri de, tesirsiz hâle getirmiştir. Ve, başademediği tek medeniyet kalmıştır: İslâm Medeniyeti! Endülüs-Gırnata’da Batılılar tarafından yağmalanan İslâm Medeniyeti, iftira ve tahkir dolu propaganda ve barbarca düzenlenen haçlı seferleriyle iyice yıpratılmış, sonunda Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesiyle “Devlet” olmanın “izzet ve şerefinden” de mahrum bırakılmıştır. Fakat Batı, İslâm Medeniyeti’nin imha sürecini tamamlayamadığından dolayı, bu medeniyeti önce; “ilkel-geri, hurafe yığını” şeklinde lanse etmiş, bu tutmayınca “asimile” yoluna gitmiştir. Batının bugün “Ilımlı İslâm(!)” diye tepinmesinin sebebi budur. Batılı şöyle der; «Sizin tarihiniz “kara tarih”; dininiz “barbar”lık dini; İslâmda cihad olmadığını, dolayısıyla atalarınızın “yanlış!” yaptığını söyleyin; “ılımlı olun!” ve kendinizi aklayın!» Ne âlâ; hile tuzak!..

Allah’ın İsa Aleyhisselâma indirdiği Kitab “İncil”, bugünkü (tahrif edilmiş) muhtevâsıyla; “Dünya Krallığı”ndan değil, “Gökyüzü Krallığı”ndan bahseder. Yani, Mütefekkir’in mahkûm edici karşı tavrıyla; “Hıristiyanlıkta Cihad var mı?” Yok! O hâlde; “bir yanağınıza tokat aşkettiğimiz zaman, öbür yanağınızı da çevirin” ve; “Irak ve Afganistan başta olmak üzere bütün İslâm topraklarından defolun!” diyerek, Batılıları tekrar mağaralarına hapsetmek zorundayız. Bu da ancak “Mâzi-Tarih Şuuru”yla olur. Mâzi’deki değerlerin tamamını reddettikten yahud hayata tatbik ve istikbâle sarkma gayreti gütmedikten sonra, “Şöyle tarih biliyorum!” diye gubarmanın, ona buna caka satmanın ne anlamı var?..

MÂZİ-TARİH ŞUURU

Hayatını itikadının çerçevesinde yaşama cehdi gütmedikten sonra, ha mâziyi bilmişsin, ha istikbâl projesi üretmişsin; beyhude. Yani, hâli yaşamadan ne “mâzi şuuru”na sahib olduğunu iddia etmek ve ne de “istikbâl projesi” üretmek(!), bir anlam ifade etmez: Mâzi şuuru; hâle hâkim olmak içindir. İyi bir istikbâl temini ise ancak, “yaşanan”la mümkün olur. Bu, İrfan Sultanı tarafından öz bir şekilde; “aktüel şuur!” olarak ifade edilir. (“Hâli iten geçmiş, geleceği iten hâl değildir. Gelecek, gözleyicinin önünde, ufukta fırtına gibi önceden sezilmiştir. İhtiyarların yalnız geçmişte, hayâlci delikanlıların gelecekte yaşaması, aktüel şuurun ya gevşemiş yahut henüz doğmamış olmasındandır.”)

Goethe, “Üçbin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan geleceğin hesabını yapamaz!” der. Böyle bir hesabın Büyük Mütefekkirler için sözkonusu olabileceği iddia edilebilir, doğrudur. Fakat, sözdeki mânâ hem odur ve hem de, ferdin dünya ve ahiret teminatı için, geçmişi bilen; kendi toplumunun tarihini ve içtimaî bünyesini tahlil edip hakiki değerleri kavrayarak gelecek için proje üreten; yani, mâziyi bütünü ile kavrayıp, elindeki meşâle ile hâli aydınlatarak istikbâle ışık tutan FİKİR ÖNCÜLERİNİ bilmek de, her ehl-i iman ve irfan sahibi insanın vazifesi olsa gerektir.

Büyük Doğu Mimarı “Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!” derken, nice masum insanın kanını ırmaklar gibi akıtan, nice izzet ve şerefi bir sümüklüböcek gibi ayaklar altına alan, nice iffet ve namusu domuz gibi iğfal eden, nice mutlak değeri toprağın yedi kat derinliğine gömüp, “define” sahiblerini buraya yaklaştırmayan ve üstelik onlara “mürteci!” damgasını basan zalim-diktatörleri bir “câni” olarak değil de, bir “Kahraman!” diye ilân edenlere “gönderme” yapsa gerektir. Hayatının akışı çirkin fiillerden ibaret olup tarih yazan-yazdıran hiç kimse, tarihi değiştirmeden yazmaz-yazdırmaz. Böyle bir vaziyet karşısında ehl-i iman ve irfanın vazifesi, hakikatler ters-yüz edilerek yazılan tarihin, “hükmü altına girmek” değil, yazan-yazılanları sorgulayarak, hakikatleri meydan yerine dikmektir.

Hiçbir hakikatin iğfal edilmesine gönlü bir türlü razı olmayan Büyük Muztarib Cemil Meriç, “Osmanlı-Türk Tarihi” hakkında, tahkir ve iftira dolu eser karalayan ve çarpık anlayış sahibi olanlara karşı feryadını şu şekilde terennüm eder; “Bulgaristan’a araba araba vesika satıldı. Bugün tarihi yazacak ne malzememiz var, ne kültürümüz… Bugün 30 sene evvelini hür olarak söyleyemeyen insan, nasıl tarih yazar?.. Türk tarihini bir Avusturyalı, Hammer, Türkçe’nin ilk lügatını Redhouse yazar.”

Demek ki, “kendi” kalmak isteyen her millet, “din, gelenek, edebiyat, sanat…” velhasıl, insanın içtimaî hayatını (ve, ölümle neticelenen hayattan sonraki sonsuz hayatı) kuşatan her meselenin, kendi kaynaklarını “esas” alan kendi münevverleri tarafından yazılmasını; tarihinin takdiminin bunların kalemiyle yapılmasını ister. Zira, bir milletin tarihini yazmak, öncelikle o millete mensub olan münevverlerin hakkı-vazifesi olsa gerektir. (“Millet” kavramını hem kavim ve hem de “din” olarak kabûl edin.) Aksi takdirde oryantalist ve onların beslemeleri olan sömürge aydınlarının yazdığı tarihi “kendi tarihleri” imiş gibi kabûl eden milletler, “kendisi” kalamaz ve diğer milletlere köle olurlar. (İslâm dünyasındaki manzara bu değil mi?)

“Müslüman-Türk, Kürt, Çerkez, Arab vb.” olarak biz, binlerce yıllık tarihimizden bahsederken; “göçebe sığır çobanları, yabanî dağlılar, çöl bedevîleri; sanatsız, edebiyatsız, ilim-irfansız, akılsız ve mantıksız hurafeci Doğulular, ilkel-barbar sürüleri…” şeklinde sunulan bir mâzi-tarih anlayışını kabûl edersek, veyl-yazıklar olsun! Zira bugün, bütün dünyadaki müslüman kavimlerin ehl-i iman ve irfan sahibi şahsiyetleri, Osmanlı için kanla karışık gözyaşı döküyor, feryadları Arş-ı âla’ya yükseliyor, ciğerlerinden pâre pâre “nerdesin ey âdil Osmanlı!” diye nağmeler süzülüyor. Misâllendirelim:

Filistin Müftüsü el-Hüseyin; «Birinci Cihan Harbi, Osmanlı Devleti’ni yıkmak, müslümanları başsız bırakmak için, düşmanların elbirliğiyle çıkarmış olduğu bir harbtir. Osmanlı Devleti, İslâm âleminin muhafızlığını deruhte etmeseydi, yükünü üzerine almasaydı; Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Mısır, Sudan baştanbaşa Afrika; çoktan bir Endülüs hâline gelmiş olurdu… Biz evimizde, sofra dualarımızda filân, “Allah’ım, mânevî babamız olan Peygamber vekili Halifemizi koru” diye dua ederdik…» derken, Ulu Hakan Abdülhamid Han Hazretlerini “Kızıl Sultan” ilân eden adamlara hürmet göstermek revâ mı?

Üsküplü Ali Yakub Bey; “Sizler mirasyedisiniz. Mirasyedi, nimetin kadrini bilmez. Zengin çocuğu, zenginliğine şükretmez. Hamal çocuğu, ırgat çocuğu, dul ana çocuğu nimetin kadrini bilir, şükreder. Aç, susuz kalmış, kıtlık günleri geçirmiş, felâketli anlar yaşamıştır. Hicretler, gurbetler, hicranlar yaşamıştır… Osmanlı gelmeseydi, ben bugün neuzübillah, bir kâfirdim, bir Sırp idim. Kıpkızıl bir Hırvat yahut Sırp Islav idim. Kâfir Makedonyalı, Karadağlı ne ise ben de o idim… Fakat Osmanlı gelmiş, elhamdülillah, beni zulmetten nura çıkarmış, kurtarmış…” derken, Osmanlı Devleti idare biçimi için; “Nebevî Hilâfet değil, Zalim Sultanlıktır!” diyen ve böyle demeye getiren kadir-kıymet bilmez hain ve mel’unlara hürmet göstermek hangi ehl-i iman ve irfana has bir davranış olabilir? Ulu Hakan Abdülhamid Han Hazretlerinin; “İngilizler tarafından bana karşı kullanılmak üzere yetiştirilen bir soytarı!” ilân ettiği adamları (Efganî’leri); “Gökyüzünde münzevi bir yıldız, tek kişilik ümmet!” diye yâdederek takdim eden “yürek-siz yeni damar”ların (Mustafa’ların) peşinden seğirtip, onları “Tevhidî Müslüman, Kur’an Müslümanları vb.” ulvî sıfatlarla anmanın, bırakın müslümanlığı, neresi insan haysiyetiyle bağdaşabilir?..

Moritanya’da Kadirî Tarikatı Şeyhi Maâ’l-Ayneyn’den, Açe-Sumatra Mücahidi Tunku Hasan Di Tiro’ya, Filipin-Moro Akıncıları Lideri Selâmet Haşim’den, Cezayir’li Şeyh Abdulkadir’e kadar, velhâsıl İslâm dünyasında sömürgeci İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikalara karşı savaşan müslüman liderlerin tamamı Osmanlı-Halifelerine minnet belirtir, topraklarının işgaline gözyaşı döker, evladlarının katline ağıtlar yakarken, ne demeye “tarih düşmanlığı” yapılır ki?..

Kırk yıl boyunca “Moskof Ayısı”na Kafkasya’yı dar eden Kafkas Kartalı Şeyh Şâmil’in evlâdı Şehid Cahar Dudayev’in Türkiye Müslümanlarına mesajı:

“Türkiye bir dünya devleti ve İslâm’ın payitahtı idi. Müslümanları Hilâfet sancağı altında birleştirmişti. Türklerin, geçmişlerini yeniden gözden geçirip buna tekrar sahib çıkmaları tarihî bir zarurettir. Müslüman Türkiye tekrar bir dünya gücü olarak ortaya çıktığı zaman, Filipinler, Tayland, Etiyopya Filistin, Afganistan ve diğer ülkelerdeki Müslümanlara karşı meş’um baskılar bugünkü rahatlıkla sürdürülemeyecektir.”

Anlaşılan odur ki; “Bu bayrak bu topraklarda düştü, bu topraklardan kalkacak!” Siz-biz şayet “tarih-mâzi şuuru”na sahib olmazsak, hem ağlar ve hem de ağlatırız; bulunduğunuz hâle hem evladlarımız gözyaşı döker hem de dünyadaki müslümanlar gözyaşlarıyla ıslanmış, kanla yazılmış ağıtlar yakar…

Tarihimiz, “anlı, şanlı ve kanlı”; çok büyük tarih. Bizi küçülttüler, daha doğrusu uyuşturdular. İdrakımıza “ilkel-geri, barbar” gömleği giydirip, hafızamızı “iğdiş” ettiler. Ve dediler ki; “Küçük bir millet için büyük bir tarih en ağır yüktür!” Siz, tarihinizin altında ezilin. Ve; ezildik. Hâlbuki bu “büyük yük”ün altına hep beraber girip, onu kaldırmak zorundaydık, zorundayız. Tarihteki büyük adamlar(ımız)ı tanır, onların meşaleleriyle hâle ışık tutan ve “sonsuz bir istikbâl temin eden” büyük adamların emrine amâde olabilme liyâkatına erebilirsek; cana minnet. Ki, bu Büyük Adam-Mütefekkir; «takibçisinden, “yürüyen şuur” hâlinde hayatiyetini ister.» Eyvallah ise; müjdeler olsun!..

Sedat BULUT

 

 

Sedat BULUT Yazan - Nis 13 2017. Kategori Gündem, Kültür Sanat, Türk İslam, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Göndermeden önce alttaki eksik işlemi tamamlayınız. *

Ebed Bizimdir Özel Haber, Yorum ve Makaleler